Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 53. Ayet

    وَيَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyestenbi-ûneke ehakkun hu(ve)(s) kul î verabbî innehu lehakk(un)(s) vemâ entum bimu’cizîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sahi bu doğru mu? diye sana soruyorlar. De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Siz de bunları önleyemeyeceksiniz!

      Sana soruyorlar, yani senin haber vermeni istiyorlar: Sahi bu doğru mu? Bu ifade farklı anlamlara gelebilir. Bütün müfessirlerin söylediklerine göre, onlara gelmekle korkuttuğu azap sahi bu mu? anlamına gelebilir. Sonra buyurdu ki: De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Size onları indiren Allah'tır. Siz de bunları önleyemeyeceksiniz! Yani onları yok edemeyecek ve önüne geçemeyeceksiniz. Sahi bu doğru mu? meâlindeki beyan ile onları tevhide davet etmesi kastedilmiş olabilir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: "Bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun? diye sordular. İbrahim şöyle cevap verdi: Hayır, sizin Rabb'iniz, göklerin ve yerin Rabb'idir". Onların Sahi bu doğru mu? sözü de bunun gibidir. Sonra De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Siz de bunları önleyemeyeceksiniz! meâlindeki âyetle de onun hak olduğunu haber vermektedir. Buradaki hak ile mûcizelerin, Hz. Muhammed'in (s.a.) veya Kur'ân-ı Kerîm'in kastedilmiş olması muhtemeldir.

      Sahi bu doğru mu? diye sana soruyorlar. De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Bu ilâhî kelâm, Hz. Mûsâ ile ilgili olan şu âyete benzemektedir: “Bir zaman Mûsâ kavmine, 'Allah size bir inek kesmenizi emrediyor' demiş; onlar da 'Bizimle alay mı ediyorsun!' demişlerdi. Mûsâ, 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım!' dedi". Burada Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakk'ın emrini haber vermekte ve onları bu emre uymaya davet etmekte, onun oyun ve eğlence olmadığını, yüce Allah'tan gelen hak bir emir olduğunu söylemektedir. Sahi bu doğru mu? meâlindeki beyan da bunun gibidir.

      Sahi bu doğru mu? diye sana soruyorlar. Bu sorunun, onun doğruluğundan şüphe edenler tarafından sorulmuş olması muhtemeldir; o hak mıdır, yoksa değil midir? diye soruyorlardı. Soruyu, Resûlullahın (s.a.) kâfirleri tehdit ettiği azabın hemen gelmesini isteyen inatçıların alay etmek ve yalanlamak amacıyla sormuş olmaları da muhtemeldir. Hz. Peygamber'e (s.a.) tâbi olan, onu tasdik ve iman ederek kendisine itaat eden insanlar tarafından da sorulmuş olabilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar. Hasılı onlar üç gruptu: Bir grup ona iman etmiştir, öbür grup şüphe içerisindedir, diğer grup da onu yalanlamaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yestenbıûneke (يَسْتَنْبِئُونَكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde n-b-e (ن ب أ) kökünün "bir yerden bir yere taşınan önemli haber" ve "yükseklik" anlamlarına geldiğini belirtir. "İstif’âl" kalıbıyla birleştiğinde (istneb-e), bir haberin iç yüzünü ısrarla öğrenme talebini ve doğruluğunu araştırmayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kavramının sıradan bir duyum değil, büyük faydası olan veya büyük bir gerçeğe işaret eden bilgi olduğunu söyler. Ayetteki "yestenbıûneke" (senden haber soruyorlar/doğrulatmak istiyorlar) fiili, muhatapların alaycı bir merakla "Söylediğin o azap veya diriliş gerçekten doğru mu?" diyerek peygamberi sıkıştırma ve gerçeği "test etme" çabasını yansıtır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili bir "epistemolojik meydan okuma" olarak görür. Müşrikler, peygamberin getirdiği gayb haberini (nebe) kendi rasyonel süzgeçlerinden geçirmek ve onu bir nevi "itirafa" zorlamak için bu soruyu sormaktadırlar. Bu, sadece bilgi edinme değil, bir tartışma (polemik) stratejisidir.

        e hakkun (أَحَقٌّ)

        İbn Fâris, h-k-k (ح ق ق) kökünün "sarsılmazlık, bir şeyin tam yerine oturması ve gerçeklik" anlamına geldiğini belirtir. Bir şeyin hak olması, onun varlığının zorunlu ve şüphe götürmez olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramını "inkârı mümkün olmayan, hikmet ve vakıaya tam uygun olan gerçek" olarak tanımlar. "E hakkun huve?" (O gerçek midir?) sorusundaki soru edatı, muhatabın zihnindeki "batıl" (boş/yalan) olanla, peygamberin sunduğu "hak" (gerçek) olanın çarpışmasını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "hakk" vurgusunun doğrudan "ahiret ve azap" gerçeğine yönelik olduğunu ifade eder. Öztürk'e göre bu soru, Kur'an'ın iddialarının ontolojik bir gerçekliğe mi yoksa sadece bir kurguya mı dayandığını sorgulayan inkarcı zihniyetin "alaycı bir kuşkuyla" dile getirdiği bir cümledir.

        î ve rabbî (إِي وَرَبِّي)

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün "bir şeyi ıslah etmek, tamamlamak, ona malik olmak ve terbiye etmek" anlamına geldiğini belirtir. "İy" (î) edatı ise kesinlik bildiren bir tasdik ve onay harfidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "î" edatının sadece yeminden önce gelen ve "Evet, elbette" anlamını pekiştiren bir kelime olduğunu söyler. "Rabb" kelimesiyle birleştiğinde, peygamberin bu gerçeği kendi şahsi kanaati olarak değil, varlığın mutlak sahibi ve yöneticisi adına mühürlediğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu yeminli ifadeyi "mutlak hakikat ilanı" olarak tanımlar. Kılıç'a göre "î ve rabbî" (Evet, Rabbime andolsun ki) cevabı, şüpheci akla karşı indirilen en güçlü teolojik darbedir; zira peygamber, varoluşun en yüce ismine yemin ederek konuyu beşeri tartışma zemininden çıkarıp ilahi bir kesinliğe bağlamıştır.

        bi mu’cizîn (بِمُعْجِزِينَ)

        İbn Fâris, a-c-z (ع ج ز) kökünün "geride kalmak, gücü yetmemek ve bir şeyin sonu" anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "i’câz" (mu’cizîn) kavramını "başkasının gücünü kırıp onu etkisiz bırakmak veya bir hükümden kaçıp kurtulmak" olarak açıklar. Ayetin sonundaki "Ve mâ entum bi mu’cizîn" (Siz Allah'ı aciz bırakacak/O'ndan kaçıp kurtulacak değilsiniz) ifadesi, ilahi takdirin ve azabın karşısında hiçbir beşeri gücün bir "engel" teşkil edemeyeceğini anlatır.

        Toshihiko Izutsu, "mu’ciz" kavramını ilahi güç (kudret) karşısındaki "insan acziyeti" (human weakness) bağlamında inceler. Izutsu'ya göre bu ifade, insanın ne kadar kibirlenirse kibirlensin, ilahi iradenin belirlediği o sondan kaçarak sistemi "bypass" edemeyeceğini gösteren ontolojik bir uyarıdır. İnsan, Allah'ın mutlak egemenlik alanı içinde kuşatılmış durumdadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X