Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 48. Ayet

    وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit, diyorlar.

      Cenâb-ı Hak, "Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını sana gösteririz" meâlindeki âyette onları azap ile korkutunca, onlar, ey Muhammed! Şayet dünyada bize azap gelecek sözünde doğru isen, bizi korkuttuğun o azap ne zaman gerçekleşecek? demişlerdi. Bu, "Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını sana gösteririz" meâlindeki âyette belirttiğimiz yorumun ikincisine girer.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "k-v-l" kökünün temel anlamının "düşünceyi sese dönüştürmek, bir fikri lafızla ifade etmek ve konuşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde bu fiili "doğru veya yanlış, ağızdan çıkan her türlü iddia ve söz" olarak tanımlar. Ayette muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbında "yekûlûne" (diyorlar / demeye devam ediyorlar) şeklinde gelmesi, müşriklerin peygambere yönelik bu alaycı ve sorgulayıcı itirazlarının anlık bir tepki olmadığını; sürekli, sistematik ve inatçı bir psikolojik baskı aracına dönüştüğünü gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki polemik bağlamına dikkat çeker. Öztürk'e göre müşriklerin "söylemeleri" (kavlleri), bilgi edinmek veya gerçeği aramak maksadıyla sorulmuş masum bir soru eylemi değildir. Bu fiil, Kuran'ın inzar (uyarı) söylemini itibarsızlaştırmak, peygamberi köşeye sıkıştırmak ve toplumsal zeminde onun tebliğini "boş bir tehdit" olarak göstermek için tasarlanmış aktif bir retorik saldırıdır.

        metâ (مَتَىٰ)

        İbn Fâris, bu kelimenin zaman bildiren bir soru edatı olduğunu ve "Ne zaman? Hangi vakitte?" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "metâ" edatını "geçmişte veya gelecekte, belirli bir zaman dilimini sorgulayan ifade" olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu soru edatının müşrik zihniyetindeki epistemolojik (bilgisel) krizini özetlediğini savunur. Izutsu'ya göre müşrik akıl, sığ ve ampirik (gözleme dayalı) bir zaman (kronos) algısına sahiptir. Onlar, peygamberin dikey (ilahi) bir kaynaktan haber verdiği eskatolojik veya tarihsel azabı, kendi yatay takvimlerinde belirli bir gün ve saat olarak görmek isterler. "Metâ" (Ne zaman?) sorusu, ilahi iradenin zamanın dışında işleyen hikmetini kavrayamayan kaba bir materyalizmin ve şımarıkça bir aceleciliğin dildeki tezahürüdür.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın dini ve eskatolojik (ahiret odaklı) metinlerinde bu sorunun "gecikme polemiği" (delay of the parousia/punishment) olarak çok yaygın olduğunu belirtir. Neuwirth'e göre, "Ne zaman gelecek?" sorusu, sadece Kuran muhataplarının değil, dönemin tüm peygamber karşıtı gruplarının kullandığı klasik bir itiraz argümanıdır. Düşmanlar, azabın (veya kıyametin) hemen gerçekleşmemesini, tehdidin ontolojik olarak asılsız olduğuna dair kesin bir kanıt (sahte bir zafer) olarak okurlar.

        hâzâl va'du (هَٰذَا الْوَعْدُ)

        İbn Fâris, işaret zamiri olan "hâzâ" (bu) kelimesinden sonra gelen "v-a-d" kökünün "birine iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek, geleceğe dair bir olayı haber vermek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesini "ister hayır ister şer olsun, ileride gerçekleşeceği bildirilen kesin taahhüt" olarak tanımlar. Ayette müşriklerin "bu vaat/söz" (hâzâl va'du) diyerek işaret ettikleri şey, peygamberin onları uyardığı helak, ilahi azap veya kıyamet günüdür.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kökün Arapça olduğunu belirtmekle birlikte, "Va'd" kelimesinin salt bir insani sözleşmeden ziyade "İlahi Tehdit, Kozmik Söz" anlamında Kuran'da kurumsallaşmasında, komşu dini geleneklerdeki (Yahudi ve Hristiyan metinlerindeki) "Tanrı'nın kaçınılmaz hükmü/sözü" konseptinin kültürel bir rezonansı olabileceğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin "hâzâ" (bu) işaret zamirini kullanmalarındaki alaycı üsluba değinir. "Bu vaat" derken, peygamberin büyük bir ciddiyetle ve korkutarak (inzar ile) anlattığı ilahi tehdidi küçümser, onu basit, hayali ve masalsı bir iddia seviyesine indirgerler. Kelimenin kullanımı, psikolojik bir değersizleştirme taktiğidir.

        in (إِن) / kuntum (كُنتُمْ)

        İbn Fâris, şart edatı olan "in" (eğer) ile "k-v-n" (kevn/olmak) kökünden gelen "kuntum" (siz iseniz) fiilinin bir araya gelmesini, gerçekleşmesi şüpheye veya bir koşula bağlı olan durumlar için açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu şart kipinin, karşı tarafın iddiasının doğruluğunu test etmek ve onu ispata zorlamak için kullanıldığını belirtir. Ayette "Eğer siz iseniz..." kalıbı, müşriklerin peygambere ve müminlere (çoğul hitapla) yönelttikleri, içinde ağır bir inkar ve meydan okuma barındıran bir provokasyon cümlesidir.

        sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, "s-d-k" kökünün asli anlamının "bir şeyde sağlamlık, güç, tutarlılık ve söylenen sözün gerçeğe (vakıaya) milimetrik bir şekilde uyması" olduğunu ifade eder. Sıdk, yalanın (kizb) ve asılsız kurgunun tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını "sözün, niyetin ve eylemin hakikate mutlak surette mutabık olması" olarak tanımlar. Ayette müşriklerin "Eğer sadıklardan (doğru söyleyenlerden) iseniz" şeklindeki çıkışları, peygamberin tebliğ ettiği "vaadin" (azabın) gerçekliğini tartışmaya açmalarıdır.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunun ahlak felsefesinde "sıdk" ve "kizb" (yalanlama/tekzib) ikilemini inceler. Müşrikler, bir sözün "sıdk" (doğru) olmasını sadece kendi gözleriyle hemen o anda görebilecekleri materyalist bir sonuca bağlarlar. Eğer azap hemen gelmiyorsa, peygamber onlara göre "sadık" değildir. Izutsu'ya göre Kuran, bu ayetle müşriklerin "hakikati test etme" yöntemlerinin ne kadar çarpık olduğunu gösterir; onlar ilahi bir hikmeti, beşeri ve kısıtlı bir zaman algısı (hemen şimdi olsun) üzerinden yargılayarak peygamberi yalancılıkla itham etme cüretini gösterirler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu şartlı cümlenin toplumsal baskı işlevini tahlil eder. Müşrik aristokrasisi, "Eğer doğru söylüyorsan getir o azabı" diyerek aslında peygamberin getiremeyeceğini, dolayısıyla davasında haksız (yalancı) olduğunu kitlelere ispatlamaya çalışır. Bu, inanç tartışmasından ziyade, peygamberin toplumsal otoritesini ve güvenilirliğini (sıdkını) aşındırmayı hedefleyen son derece kurnazca kurgulanmış politik ve teolojik bir tuzaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X