Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 47. Ayet

    وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velikulli ummetin rasûl(un)(s) fe-iżâ câe rasûluhum kudiye beynehum bilkisti vehum lâ yuzlemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Her ümmetin bir peygamberi olmuştur. Onlara peygamberleri geldiğine göre aralarında olup bitenler hakkında adaletle hüküm verilir, haksızlığa uğratılmazlar.

      Her ümmetin bir peygamberi olmuştur. Yani daha önce geçen her ümmete mutlaka bir peygamber gönderilmiştir. Ben, size gönderilen ilk peygamber değilim. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: "De ki: Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem" .

      Onlara peygamberleri geldiğine göre aralarında olup bitenler hakkında adaletle hüküm verilir. Bu âyetin iki anlama gelmesi muhtemeldir. [Birincisi], peygamberlerle ümmetleri arasında adaletle hüküm verilir; peygamberler insanlara risâleti tebliğ edip onları Allah'ın dinine davet ettiler mi? Ümmetler de peygamberleri yalanladılar ve âyetleri reddettiler mi? [İkincisi], Aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. Yani yaptıklarına ne bir şey ilâve yapılır, ne de eksik tutulur. Aralarında hüküm verilir meâlindeki beyan, yalanlayanlar helâk edilir, peygamberler ve onları tasdik edenler kurtulurlar mânasına da gelebilir. Nitekim bir âyette Cenâb- Hak şöyle buyuruyor: "Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız". Âyet-i kerîme, yüz çevirenler ile kabul eden ve itaat edenler arasında kıyâmet günü hüküm verilir anlamına da gelebilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ummetin (أُمَّةٍ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "e-m-m" kökünün "yönelmek, öne düşmek, liderlik etmek ve etrafında toplanılan ortak bir hedef/yol" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanların peşinden gittiği rehbere "imam", aynı yolda yürüyen topluluğa "ümmet" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta ümmet kavramını "din, zaman veya mekân gibi birleştirici bir unsur etrafında, ister kendi iradeleriyle isterse zorunlu olarak bir araya gelmiş insan topluluğu" olarak tanımlar. Ayette her "ümmet" için bir elçi olduğunun belirtilmesi, ilahi mesajın muhatabının sadece bireyler değil, aynı zamanda sosyolojik ve tarihsel bütünlüğü olan kolektif yapılar olduğunu gösterir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Arapça kök yapısına uygun olmakla birlikte, Kur'an'da saf bir kabile (kavim) veya soy (neseb) anlamından sıyrılarak "dini ve inançsal bir topluluk" anlamı kazanmasında, Aramice ve Süryanice'deki "ummethâ" (halk, inanç topluluğu) kelimesinin Yakındoğu monoteizmindeki yerleşik kullanımının güçlü bir etkisi olduğunu savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın tarih felsefesindeki (sünnetullah) yerine dikkat çeker. Kabile asabiyetinin merkeze alındığı cahiliye toplumunda "ümmet" kavramı, insanları kan bağına göre değil, kendilerine gönderilen "elçi/mesaj" ekseninde konumlanan inanç toplulukları olarak yeniden tanımlar. Her ümmete bir elçi gönderilmesi yasası, ilahi adaletin evrenselliğini ve kimsenin uyarılmadan cezalandırılmayacağını tesciller.

        resûlun (رَسُولٌ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temel anlamının "birbiri ardına gelmek, yumuşaklık, sükûnet ve birini bir görevle peş peşe göndermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "resul" kavramını "belirli bir mesajı/haberi iletmek üzere özel olarak görevlendirilip gönderilen kişi" olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu kelimenin cahiliye dönemindeki algısı ile Kur'an'daki ontolojik ağırlığını karşılaştırır. İslam öncesi Arap toplumunda "resul", sadece kabileler arası mesaj taşıyan sıradan bir elçi iken; Kur'an bu kavrama dikey (ilahi) bir boyut katarak onu Allah ile insanlık arasındaki yegane meşru iletişim kanalı haline getirir. Ayette resulün gelişi (fe izâ câe resûluhum), sıradan bir tarihi olay değil, o toplumun kaderini belirleyecek olan kozmik bir mahkemenin (yargının) başlama vuruşudur.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ dini edebiyatında elçilik kavramını incelerken, bu ayetteki kurguya değinir. Reynolds'a göre resul, sadece bir vaiz değil, aynı zamanda eskatolojik (veya tarihsel) mahkemede Tanrı'yı temsil eden yetkili bir "şahit" ve "savcı" konumundadır. Bir topluluğa elçi gelmeden yargılama yapılamaz; çünkü elçi, yasanın (mesajın) resmen tebliğ edildiğinin canlı ve hukuki delilidir.

        câe (جَاءَ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün "gelmek, varmak, bir yere ulaşmak ve bir şeyi getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eylemini "zaman, mekân veya hüküm açısından bir şeyin varış noktasına ulaşması" olarak tanımlar. Ayetteki "Elçileri geldiğinde..." (fe izâ câe resûluhum) ifadesindeki bu geliş, sadece fiziksel bir ayak basma değil; ilahi mesajın o topluma apaçık bir şekilde ulaşması, tebliğin tamamlanması ve artık mazeret kapılarının kapanması anlamına gelen teolojik bir "varış"tır.

        kudiye (قُضِيَ)

        İbn Fâris, "k-d-y" kökünün asli anlamının "bir işi kesin olarak karara bağlamak, hüküm vermek, kesip atmak ve tamamlamak" olduğunu ifade eder. Eylemde hiçbir boşluk veya geri dönüş ihtimali bırakmayan mutlak bir bitiricilik vardır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kaza" kavramını "bir meseleyi sözle veya fiille nihayete erdirmek" olarak açıklar. Ayette bu eylemin "kudiye" (hükmedildi/hüküm verilir) şeklinde meçhul (edilgen) kalıpta kullanılması, kararın şahsi veya keyfi olmadığını, mutlak, sarsılmaz ve tarafsız bir ilahi yasa (hukuk) çerçevesinde icra edildiğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın tarihsel helak ve adalet felsefesi bağlamında okur. Elçinin gelip tebliğini yapmasının ardından, toplumun kaderi (kaza) "kesip atılır". Bu karar (kudiye), toplumun elçiye karşı gösterdiği reaksiyona (iman veya tekzib) göre şekillenen, ertelemeye ve itiraza kapalı nihai bir kozmik/tarihsel infazdır.

        el-kıstı (الْقِسْطِ)

        İbn Fâris, "k-s-t" kökünün formuna göre iki zıt anlam taşıdığını belirtir. Kök, bir taraftan "hakkaniyet, adalet, payı eşit dağıtmak" (kıst) anlamına gelirken, diğer taraftan "haktan sapmak, zulmetmek" (kasat) anlamına gelir. Ayetteki "kıst", hakkaniyetin şaşmaz ölçüsüdür.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıst" kelimesini "herkese tam olarak hak ettiği payı vermek, ne bir eksiltme ne de bir artırma yapmaksızın mutlak adaleti sağlamak" olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "kıst" kelimesinin adalet, ölçü ve terazi anlamında Arapça dini terminolojiye yerleşmesinde, Aramice ve Süryanice'de "adalet, ölçü birimi, hakikat" anlamlarına gelen "qesat" kelimesinin veya Latince'den Aramiceye geçen "sextarius" (hassas ölçü birimi) teriminin kültürel etkisinin olabileceğini savunur. Kur'an, ilahi yargılamayı anlatırken bu son derece hassas ticari/hukuki terimi kullanır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "aralarında kıst ile (adalet terazisiyle) hükmedilir" (kudiye beynehum bil kıstı) denmesini teolojik bir denge unsuru olarak inceler. Toplumların helakı veya cezalandırılması, Yaratıcı'nın öfke nöbeti veya intikamı değildir; elçinin getirdiği mesaja karşı toplumun sergilediği tutumun (amellerin) "kıst" terazisinde milimetrik bir şekilde ölçülmesi ve eylemin kendi doğasına uygun sonucun (ceza veya mükafatın) adil bir şekilde infaz edilmesidir.

        yuzlemûn (يُظْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, eksiltmek, hakkı ihlal etmek ve karanlık (ışığın yokluğu)" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını "haktan ve adaletten saparak sınırı aşmak" olarak tanımlar. Ayetin "ve onlara asla zulmedilmez" (ve hum lâ yuzlemûn) şeklinde yine meçhul (edilgen) bir kalıpla bitmesi, ilahi mahkemede ceza alanların itiraz edemeyecekleri kadar şeffaf bir hukuki sürecin işlediğini gösterir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, zulmün nefyedilmesini (reddedilmesini) ayetin bütünlüğü içinde analiz eder. Bir ümmete elçi gönderilmesi, ilahi mesajın o toplumun dilinde ve anlayabileceği açıklıkta sunulmasıdır. Elçi gelmeden verilecek bir ceza "zulüm" olacakken, elçinin gelişi (câe) bu ihtimali ortadan kaldırır. Dolayısıyla ceza alanlar ilahi bir haksızlığa (zulme) uğradıkları için değil; elçiyi yalanlayarak bizzat kendi fıtratlarına ve akıllarına zulmettikleri için (enfusehum yazlimûn) "kıst" gereği bu cezayı alırlar. Allah'ın yargısında zulüm (eksiltme/haksızlık) ontolojik olarak imkansızdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X