Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 46. Ayet

    وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-immâ nuriyenneke ba’da-lleżî na’iduhum ev neteveffeyenneke fe-ileynâ merci’uhum śümma(A)llâhu şehîdun ‘alâ mâ yef’alûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını ya sana gösteririz veya (görmeden) seni vefat ettiririz; ama sonuçta dönüşleri bizedir; sonra Allah onların neler yaptığına da şahittir.

      Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını ya sana gösteririz veya (görmeden) seni vefat ettiririz. Buradaki "imma (إِمَّا) edati, tereddüt ve şüphe ifade eder, aynı şekilde "ev" (أَوْ) edatı da böyledir. En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki "imma (إِمَّا) edatı mahzuf sayılıp altında “in (إِنْ) edatının gizli olduğu var sayılmalıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Eğer sana gösterirsek, onlara bildirdiğimiz cezanın hepsini değil ancak bir kısmını gösteririz, yahut seni vefat ettiririz ve hiçbir şey göstermeyiz. Yahut, onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını sana gösterirsek meâlindeki, bildirdiklerimizden bir kısmını sana göstereceğiz anlamına gelir. Bu şu âyetin anlamına benzer: "Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir". Bu yoruma göre Cenâb-ı Hak, onlara bildirdiği cezanın bir kısmını gösterdi, fakat hepsini göstermedi. İlk yoruma göre ise, Allah gösterecekse o cezanın ancak bir kısmını gösterir veya hiç göstermez.

      Şöyle bir soru sornulursa: “İmma (إِمَّا) edatı, aynen "ev" (أَوْ) edatı gibi tereddüt ve şüphe ifade ediyorsa, Cenâb-ı Hak vuku bulanı ve vuku bulacak olanı bildiğine göre bunun Allaha nispet edilmesi nasıl doğru olur? Zira ancak akıbetten habersiz olan birine bunun nispet edilmesi doğru olur.

      Buna şöyle cevap verilir: Allah'a nispet edilen bütün tereddüt ve şüphe edatları, kesin ve zorunlu olduğu anlamına gelir. Umulur ki anlamına gelen asa (عَسَى) edatı ile belki anlamına gelen "lealle" (لَعَلَّ) edatı ve benzerleri de böyledir. İşte "imma (إِمَّا) ve ev (أَوْ) edatları da bu anlamdadır. Allah hiç şüphesiz vuku bulanı ve ilerde vuku bulacak olanı da bilir. Soru ve şüphe edatlarına gelince, daha önce teşbih edatından bahsederken söylediğimiz gibi onlar gereklilik ve gerçekleşmek anlamına gelirler. Yahut da onlara bazı şeyleri göstermeyi Resûlullah (s.a.) vâdetmiş olabilir. O zaman, Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını ya sana gösteririz veya (görmeden) seni vefat ettiririz demiştir. Sanki şöyle demektedir: Onlara vâdettiklerini göstermek senin işin değildir, o ancak bize aittir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: "(Resûlüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok".

      Sonuçta dönüşleri bizedir; sonra Allah onların neler yaptığına da şahittir. Bu ilâhî kelâmın, sonuçta onların âyetleri yalanlayıp reddettiklerine ilişkin olarak kıyamet günü Allah sana şahitlik edecektir anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyuruyor: "De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'ân bana vahyedildi". Âyet-i kerîmenin, Allah onların yaptıklarını bilir, hiçbir şey O'na gizli değildir anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu durumda âyet, aynen şu beyanlarda olduğu gibi tehdit anlamına gelir: "Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür" , "O, her şeyi hakkıyla bilmektedir." En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        nuriyenneke (نُرِيَنَّكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "r-e-y" kökünün temel anlamının "gözle görmek, idrak etmek, zihinsel olarak bir şeyi kavramak ve kanaat getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "rü'yet" eylemini "basar (fiziksel göz) veya basiret (kalp/akıl gözü) ile bir nesneyi ya da gerçeği algılamak" olarak tanımlar. Ayetteki "nuriyenneke" (Sana mutlaka göstereceğiz) fiilindeki şeddeli "nûn" (nûn-u tekid), gösterme eyleminin teolojik bir kesinlik taşıdığını ve ilahi vaadin gözle görülecek kadar somut bir gerçekliğe dönüşeceğini ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın edebi ve dini retoriği çerçevesinde bu fiilin kullanımını analiz eder. Neuwirth'e göre, "Onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de..." şeklindeki başlangıç, Kuran'ın peygamberi teselli etme (consolation) metotlarından biridir. Peygamber, düşmanlarının cezalandırıldığını görmek gibi insani bir baskı altındayken; Kuran bu eylemi (göstermeyi) tamamen ilahi bir inisiyatife bağlayarak, peygamberin omuzlarındaki "tarihsel sonucu görme" yükünü hafifletir.

        ne'ıduhum (نَعِدُهُمْ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün "birine iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek" anlamına geldiğini belirtir. Ancak Arap dilinde genellikle iyilik için "va'd", tehdit ve ceza için ise "vaîd" kavramı kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin her iki durum (ödül ve ceza) için de ortak bir zemin oluşturduğunu, ancak ayetin bağlamında bu "sözün/vaadin", müşriklere yönelik ilahi bir azap ve helak tehdidi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi Mekke döneminin polemik ortamı üzerinden değerlendirir. Müşrikler, peygamberin azap uyarılarıyla sürekli alay ediyor ve "Eğer doğru söylüyorsan o vaat ettiğin azabı hemen getir" diyerek meydan okuyorlardı. Kuran, "ne'ıduhum" (onlara vaat ettiğimiz şey) ifadesiyle bu cezanın iptal edilmediğini, ancak müşriklerin aceleci taleplerine göre değil, Allah'ın belirlediği kozmik ve tarihsel bir takvime göre mutlaka tecelli edeceğini vurgular.

        neteveffeyenneke (نَتَوَفَّيَنَّكَ)

        İbn Fâris, "v-f-y" kökünün asli anlamının "bir şeyi eksiksiz olarak yerine getirmek, sonuna ulaşmak, tamamlamak ve bir hakkı tam olarak almak" olduğunu belirtir. Vefa, sözü eksiksiz tutmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "vefât" kavramını "ruhun bedendeki süresini tamamlaması ve Allah tarafından o ruhun eksiksiz bir şekilde teslim alınması" olarak tanımlar. Râgıb'a göre ölüm, bir yok oluş değil, ilahi olarak tahsis edilen sürenin (ecelin) "vefa" bulması (tamamlanması) ve can emanetinin asıl sahibine geri verilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili Kuran'ın elçi (resul) algısı üzerinden okur. Kuran, peygamberin rolünü "uyarıcı" (nezir) olarak sınırlar. O, azabın infazcısı değildir. "Seni vefat ettirsek de (canını alsak da)" formülü, davanın ve teolojik sonucun peygamberin fiziksel ömrüne bağlı olmadığını; o hayatta olsa da olmasa da ilahi adaletin kendi yasası (Sünnetullah) içinde bağımsız bir şekilde işleyeceğini gösteren sarsıcı bir peygamberlik (nübüvvet) tanımıdır.

        merciuhum (مَرْجِعُهُمْ)

        İbn Fâris, "r-c-a" kökünün "bir şeyin aslına, başlangıç noktasına, kaynağına veya eski haline geri dönmesi" anlamına geldiğini belirtir. Fiziksel bir geri dönüşü kapsadığı gibi, ahiretteki hesap sorma makamına rücu etmeyi de ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "merci" kelimesini "insanların dünyadaki eylemlerinin nihai sonucunu görmek ve hesaba çekilmek üzere toplandıkları ontolojik varış noktası" olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "Dönüşleri bizedir" (ileynâ merciuhum) ifadesini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret) mahkeme sahneleri bağlamında ele alır. Dönemin Ortadoğu dinlerinde (özellikle Süryani Hristiyanlığında) insanların eylemlerinden dolayı nihai olarak "İlahi Yargıç"a döndürülmeleri merkezi bir temadır. Kuran, peygamberin vefatı sonrasında müşriklerin kurtulduklarını sanacakları o yanılgıyı, bu "mutlak ve zorunlu iade/dönüş" formülüyle yıkarak adaletin dünyevi zamandan uhrevi zamana taşındığını ilan eder.

        şehîdun (شَهِيدٌ)

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün temel anlamının "hazır bulunmak, bizzat orada olmak, görmek ve bilmek" olduğunu ifade eder. Olayın bizzat içinde veya tam karşısında durarak idrak etmeyi gerektirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" eylemini "bir şeyi gözle (basar) veya kalp gözüyle/akılla (basiret) kesin olarak idrak edip tasdik etmek" olarak açıklar. "Şehîd" kalıbı mübalağa içerir ve "her şeye an be an, mutlak bir şekilde şahit olan" demektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette Allah'ın "şehîd" sıfatıyla anılmasının teolojik işlevine değinir. Kılıç'a göre, peygamber dünyadan ayrılsa (vefat etse) ve dolayısıyla müşriklerin eylemlerine şahitlik etme imkanı ortadan kalksa bile, bu teolojik bir boşluk yaratmaz. Çünkü Allah'ın "şehîd" olması (mutlak şahitliği), peygamberin fiziksel yokluğunu ikame eder. Tarih boyunca yapılan hiçbir kötülük, peygamberler öldü diye şahitsiz (kayıtsız) kalmaz.

        yef'alûn (يَفْعَلُونَ)

        İbn Fâris, "f-a-l" kökünün "bir eylemi bilerek, kastederek veya refleks olarak ortaya koymak, yapmak ve işlemek" anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramını "canlı bir varlıktan bir niyet, irade ve güç sonucu ortaya çıkan her türlü eylem" olarak açıklar. Ayetin "Allah onların yapmakta olduklarına şahittir" (alâ mâ yef'alûn) şeklinde bitmesi, hesap günündeki yargılamanın müşriklerin zihinsel niyetlerinden ziyade, yeryüzünde işledikleri pratik, somut ve yıkıcı "fiiller/eylemler" üzerinden, mutlak bir "şahitlik" belgesiyle gerçekleştirileceğini tesciller.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X