وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
Allah onları mahşerde topladığı vakit, sanki (dünyada) sadece günün bir saatinde, aralarında tanışacak kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler. Allah'ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını asılsız sayanlar ve doğru yolda yaşamamış olanlar hüsrana uğramış olacaklar.
Allah onları mahşerde topladığı vakit, sanki (dünyada) sadece günün bir saati kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler. Yani mezarlarında ancak o kadar kaldıklarını düşünürler. Aralarında tanışırlar, yani mezarlarından çıktıkları zaman birbirleriyle tanışırlar. Bazı müfessirler şöyle dediler: Sadece günün bir saati kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler meâlindeki beyan, dünyada o kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler anlamına gelir. Meselenin aslı şudur: İnsanlar kıyamet günü dirilişin dehşetini ve zorluğunu gördüklerinden dünyadaki hayatlarının sanki çok kısa ve kendilerine verilen nimetlerin de çok az olduğunu düşünürler. Yahut âhirette azap içinde geçen sürelerinin uzunluğuna bakarak dünyadaki kalış sürelerinin çok az olduğunu düşünürler. Burada ikinci bir yorum daha vardır: Onlar aşırı derecede cahil ve akılsız olduklarından Allah'ın kendilerine bildirdiği haşri ve ebedî azabı önemsemezler, sanki günün bir saati kadar orada kalacaklarını düşünürler, hatta bundan dolayı başlarına gelecek olana aldırmazlar, yapıp ettiklerinden dolayı görecekleri azabı önemsemezler.
Aralarında tanışırlar. Yani birbirlerine lânet ettikleri kadar birbirleriyle tanışırlar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Birbirinize lânetler yağdıracaksınız" . Birbirlerinden uzak durdukları ölçüde tanışırlar, sonra araları ayrılır. Nitekim Cenâb- Hak "Böylece onların aralarını böleceğiz" buyurmaktadır, yani onların aralarını ayıracağız.
Allah'ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını asılsız sayanlar hüsrana uğramış olacaklar. Yani âhiretteki ebedî nimetleri kazanamayanlar, vâdolundukları o nimetlerden hüsrana uğrayacaklar. Çünkü âhiret nimetleri ancak onu hak edip kazananlara verilecektir. Onlar ise hüsrana uğrayacakları şeyi kazandılar. Allah şöyle buyurmaktadır: "Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!" Yani ateşi gerektiren şeyi kazanmaya ne kadar da sabırlı imişler!
Yorumu Yorumla
-
yahşuruhum (يَحْشُرُهُمْ)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "h-ş-r" kökünün temel anlamının "insanları veya canlıları bulundukları yerden çıkararak tek bir yöne doğru sevk etmek, zorla toplamak ve bir araya getirmek" olduğunu belirtir. Bu kelime, gönüllü ve sıradan bir buluşmayı değil, üstün bir iradenin (otoritenin) zorlayıcı celbini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "haşr" kavramını "insanları yurtlarından çıkararak savaşa veya hesap gününe sevk etmek" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla "yahşuruhum" (onları toplar/haşreder), eskatolojik (ahiret) mahkemenin başlangıç safhasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi Kuran'ın ahiret tasavvurundaki psikolojik yıkım üzerinden okur. Dünyada kendi kabilevi ve ekonomik sınırları içinde bağımsız, muktedir ve kibirli hisseden müşrik kitlelerin, "haşr" eylemiyle birlikte tüm rütbelerinden soyutlanarak, eşitlenmiş ve çaresiz devasa bir yığın halinde ilahi mahkemeye sevk edilmeleri, dünyevi iktidar algısının sıfırlandığı o mutlak çaresizlik anıdır.
yelbesû (يَلْبَثُوا)
İbn Fâris, "l-b-s" (peltek s ile) kökünün asli anlamının "bir yerde beklemek, duraklamak, ikamet etmek ve zaman geçirmek" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "lübs" kavramını "bir mekânda veya bir durumda belirli bir süre asılı kalmak, ikamet etmek" olarak açıklar. Ayette "sanki dünyada hiç kalmamışlar (lem yelbesû) gibi" formunda kullanılması, zaman algısının izafiyetine işaret eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili cahiliye insanının zaman algısıyla kıyaslayarak inceler. Müşrik akıl için dünya hayatı mutlak, uzun ve uğruna her türlü zulmün işlenebileceği kadar değerli bir "kalış/ikamet" (lübs) yeridir. Ancak ahiret gününün (haşrın) o dehşetli ve mutlak gerçekliğiyle yüzleştiklerinde, geçmişe dönüp bakarlar ve o çok önemsedikleri dünya hayatının ontolojik olarak ne kadar kısa, anlamsız ve hayali bir "bekleme süresi" olduğunu dehşetle idrak ederler.
sâaten (سَاعَةً)
İbn Fâris, "s-v-a" kökünün "zamanın bir bölümü, bir an, bir vakit ve akıp giden sürenin kısa bir dilimi" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "saat" kelimesini "zamanın cüzi bir parçası" olarak açıklar. Ayette "gündüzün sadece bir saati" (sâaten minen nehâri) tamlaması, zamanın kronolojik kısalığından ziyade psikolojik kısalığını vurucu hale getirir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın zaman felsefesi ve eskatolojik (ahiret) metinleri bağlamında bu kavramı analiz eder. Neuwirth'e göre "saat", Kuran'ın zamanı bükme retoriğinin en güçlü araçlarından biridir. İnsanlık tarihi ve bireyin bütün ömrü, ahiretin "ebediyet" (hulûd) boyutuyla kıyaslandığında matematiksel olarak küçülür ve sadece "gündüzün kısacık bir anına" indirgenir. Bu, dünyaya aşırı yatırım yapan materyalist zihniyeti sarsmak için kurgulanmış muazzam bir edebi ve felsefi şoklamadır.
yeteârafûne (يَتَعَارَفُونَ)
İbn Fâris, "a-r-f" kökünün "bilmek, tanımak, bir şeyin izini/işaretini takip ederek onu diğerlerinden ayırt etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irfan" ve "marifet" kavramlarını "bir şeyi düşünerek, işaretlerini değerlendirerek idrak etmek" olarak açıklar. "Tefâul" babında gelen "yeteârafûn" fiili, "karşılıklı olarak birbirini tanımak, yüz aşinalığı kurmak" demektir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), et-Tefsîru'l-Beyânî usulüyle ayetteki bu fiilin sinematografik ve psikolojik kurgusunu inceler. Milyarlarca insanın toplandığı o kaotik mahşer alanında, insanların dünyadaki ortaklarını, dostlarını veya suç ortaklarını "kısacık bir an için" tanımaları (yeteârafûn), dehşetin içindeki dramatik bir duraksamadır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu karşılıklı tanışma anı, şefkatli bir buluşma değil; dünyada kurulan o kibirli ittifakların, kabilevi bağların ve sahte dostlukların ahirette hiçbir işe yaramadığını göz göze gelerek anladıkları o sessiz ve kahredici yüzleşme anıdır. Kısa bir süre sonra bu tanışıklık, yerini mutlak bir kaçışa (nefsi nefsi) bırakacaktır.
hasira (خَسِرَ)
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün "sermayenin azalması, aldanmak, ziyana uğramak ve kârın/kazancın tam zıddı" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hüsran" kavramını "insanın sahip olduğu maddi veya manevi sermayeyi kaybetmesi, iflas etmesi" olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin Mekke döneminin ticari kelime dağarcığından seçilmesine dikkat çeker. Tüccar bir toplum olan Mekkeliler için "hasira" (iflas etmek), hayattaki en büyük felakettir. Kuran, bu ticari jargonu teolojik bir zemine taşır. Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar, dünyada ticari olarak ne kadar kâr ederlerse etsinler, varoluşsal olarak asıl sermayelerini (fıtratlarını ve ebedi hayatlarını) kaybettikleri için en büyük "iflası" (hüsranı) yaşayanlardır.
likâillâhi (لِقَاءِ اللَّهِ)
İbn Fâris, "l-k-y" kökünün "iki şeyin yüz yüze gelmesi, karşılaşması, bir şeye rastlamak ve mülaki olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramını "gözle veya basiretle bir varlığın karşısına çıkmak, onunla yüzleşmek" olarak açıklar. "Allah ile karşılaşma" tamlaması, O'nunla fiziksel bir temas değil, ahiret gününde O'nun mutlak adaletiyle, vaadiyle ve hesaba çekmesiyle yüz yüze gelmektir.
Gabriel Said Reynolds, "Allah ile karşılaşma" (meeting God) motifini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik ve hukuki metinleri ışığında değerlendirir. Reynolds'a göre bu kavram, mistik bir "Tanrı'da yok olma" (vuslat) veya sevgi dolu bir kucaklaşma değil; doğrudan doğruya bir mahkeme terminolojisidir. Yüce Yargıç'ın divanına çıkmak, dünyadaki eylemlerin hesabını vermek üzere "Yaratıcı ile hukuki ve ontolojik bir yüzleşme" yaşamaktır. Müşriklerin asıl yalanladıkları (kezzebû) şey de, bu kaçınılmaz ilahi hesap sorma makamıdır.
muhtedîn (مُهْتَدِينَ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "yol göstermek, öne düşüp rehberlik etmek ve nazikçe bir hedefe ulaştırmak" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "lütuf ve nezaketle bir gayeye yönlendirmek" olarak açıklar. İftial babında gelen "muhtedî" kelimesi, "gösterilen o doğru yolu bizzat kabul eden, iradesiyle o yola giren ve yönünü bulan kişi" demektir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "ve mâ kânû muhtedîn" (ve onlar hidayete erenlerden olmadılar) ifadesini Kuran'ın ahlaki nedensellik ilkesi üzerinden okur. Hidayet eksikliği, Allah'ın onlara yolu göstermemesinden kaynaklanmaz; aksine onların "Allah ile karşılaşmayı" peşinen yalanlamalarından (kezzebû) kaynaklanır. Yalanlama ve kibir eylemi, kişinin kendi içindeki hidayet (doğruyu bulma) alıcılarını tahrip eder. Dolayısıyla hüsran ve hidayetsizlik, ilahi bir haksızlık değil, müşrik aklının kendi ürettiği ontolojik bir iflastır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla