Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 42. Ayet

    وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تُسْمِـعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veminhum men yestemi’ûne ileyk(e)(c) efeente tusmi’u-ssumme velev kânû lâ ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      42. İçlerinde seni dinleyenler de var; ama sağırlara -üstelik akıllarını da işletmiyorlarsa- gerçeği sen mi duyuracaksın?

      43. Onların arasında sana bakanlar da var; ama eğer görmüyorlarsa körlere doğru yolu sen nasıl göstereceksin?


      İçlerinde seni dinleyenler de var. Cenâb- Hak, onların içinden Resûlullah'ı (s.a.) ve okuduğu Kur'ân'ı dinleyen, ancak yine de iman etmeyen insanların var olduğunu haber veriyor. Bir şeyi dinleyen herkesin ondan faydalanmasının veya aklını kullanıp anlamasının söz konusu olmadığını da bildiriyor. İnsan dinlediğinden ancak maksadı ve ihtiyacı kadar yararlanır ve aklını kullanır. Onlar ise farklı amaçlarla dinliyorlardı; bazıları söyleneni kabul etmek ve orada yer edinmek için, bazıları ise başkalarına anlatmak için dinliyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Onlar hep yalana kulak verirler, başka bir kesim için dinler dururlar" . Bazıları da dinler ve itaat eder, ancak onun huzurundan çıktıklarında dinlediklerini değiştirip bozar. Allah şöyle buyuruyor: "İşimiz itaat, diyorlar, yanından ayrılınca da içlerinden bir grup, içinden, senin söylediğinin tersini kuruyor" . Nihayet bazıları da alay etmek, kusur ve ayıp aramak için dinliyordu. Dolayısıyla Resûlullah'ı dinlemekte insanlar farklı konumdaydılar.

      Sonra Cenâb-ı Hak onların iki sebepten dolayı gerçekten dinlemediklerini, akıllarını ve basiretlerini kullanmadıklarını beyan ediyor. Birincisi, sözünü ettiğimiz şekilde onlar dinlediklerinden faydalanmadılar, akıllarını ve basiretlerini kullanmadılar, tıpkı bu duyu organlarına sahip olmayanların faydalanmadığı gibi onlarda bu organlarından yararlanamadılar, bundan dolayı da Allah, sanki onların bu organlara sahip olmadıklarını beyan etmiştir. Çünkü bu organlar boş yere ve onlardan faydalanmamak için değil, ancak kendilerinden yararlanılması için verilmiştir. İkincisi, akıl, kulak ve göz gibi organların verileri sanki bazan çalışmakla elde edilir, bazan da yaratılıştan kazanılır. Onlar ise organlar kullanarak bilgi elde etmek için bu organlarını kullanmayı terkettiler, bu organlarla kazanılan bilgilerden yüz çevirdikleri için de Allah o organları bulunmadığını açıklamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, onlarda bu duyu organlarını yok sayması, muhtemelen sözünü ettiğimiz bu iki sebepten olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah, akıllarını işletmiyorlar buyurarak onların aklî bilgileri de dinlemediklerini açıklamakta, düşünmeyi terkettikleri için onların doğru yolu bulmalarını ve doğruyu görmelerini de mümkün görmemekte, ardından şöyle buyurmaktadır: Eğer görmüyorlarsa körlere doğru yolu sen nasıl göstereceksin? Çünkü yolların doğrusunu bulabilmek ve o doğru yolda yürümek, ancak görmekle mümkün olur. Görmez misin ki, hayvanlar bile yolları görüyoryor, bir yola giriyor ve o yoldaki tehlikelerden sakınıyorlar, fakat aklî bilgileri dinlemek özelliğine sahip olmadıkları için akıl yürütemiyor. Gözleri görünüş itibariyle nesneleri gördüğü halde hayvanlar akıl yürütemiyor, çünkü zihin, akıl yürütmekle elde edilen bilgileri dinler, [hayvanlarda ise böyle bir yetenek yoktur].​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yestemiûne (يَسْتَمِعُونَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "s-m-a" kökünün "sesi algılamak, kulağa gelen bir sese yönelmek ve duymak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "istima" kavramını, salt ve pasif bir duyma (sem') eyleminden ayırır. Râgıb'a göre "istima", bir şeyi anlamak, idrak etmek veya bilgi devşirmek kastıyla özel olarak kulak kabartmak ve dikkat kesilmektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında Kuran'ın iletişim modelini analiz ederken bu fiile dikkat çeker. Kuran'da vahye karşı alınması gereken ilk pozisyon onu "istima" (dikkatle dinleme) etmektir. Ancak bu ayette müşriklerin peygamberi "dinlemeleri" (yestemiûne) ironik bir bağlamda kullanılır. Onlar bedensel olarak orada bulunup sözcükleri duysalar da, zihinsel ve kalbî bir idrak geliştirmeye niyetleri olmadığı için, bu fiziksel dinleme eylemi felsefi ve ontolojik bir sağırlıkla sonuçlanmaktadır.

        tusmiu (تُسْمِعُ) / es-summe (الصُّمَّ)

        İbn Fâris, sağırlığı ifade eden "s-m-m" kökünün temelinde "tıkanıklık, kapalılık, sertlik ve sesin geçemeyeceği kadar katı/dolu olma hali" bulunduğunu ifade eder. İçi tamamen dolu, boşluksuz ve sert kayaya "samhâ" dendiği gibi; dışarıdan gelen seslere kanalları tamamen kapalı olan kişiye de "esamm" (sağır) denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "summ" (sağırlar) kelimesinin Kuran terminolojisinde fiziksel işitme engellileri değil; inatları, kibirleri ve taklitçilikleri sebebiyle hakikate karşı kulakları ve kalpleri mühürlenmiş/tıkanmış olan inkarcıları ifade ettiğini belirtir. "Tusmiu" (sen mi işittireceksin?) fiili ise, dışarıdan bu tıkalı kanallara zorla ses ulaştırma çabasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeleri Mekke döneminin tebliğ psikolojisi üzerinden değerlendirir. Peygamber, büyük bir şefkat ve hırsla müşriklerin hidayete ermesini istemekte ve onların tepkisizliği karşısında kendini yıpratmaktadır. Kuran, "Sağırlara sen mi işittireceksin?" sorusuyla peygambere tebliğin sınırlarını hatırlatır. Hidayet mekanik bir ses iletimi değildir; muhatabın alıcıları (kalbi) kendi iradesiyle tıkalı (sağır) olduğu sürece, peygamberin yapabileceği hiçbir şey yoktur.

        ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)

        İbn Fâris, "a-k-l" kökünün asli anlamının "bir şeyi bağlamak, tutmak, hapsetmek ve dizginlemek" olduğunu belirtir. Devenin kaçmasını engellemek için ayağına bağlanan ipe "ikal" denir. Akıl da, insanı yanlış yapmaktan, hevasına (arzularına) uymaktan ve tehlikeye düşmekten alıkoyan, bağlayan zihinsel bir fren mekanizmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, akıl kavramını "bilginin idrak edilmesi, doğru ile yanlışın birbirinden ayrılması ve insanı hakikate bağlayan güç" olarak tanımlar. Ayette "ya'kılûn" (akletmezler/akıllarını kullanmazlar) şeklinde fiil formunda kullanılması, Kuran'ın aklı statik, doğuştan gelen donuk bir cevher olarak değil; aktif olarak işletilmesi, kullanılması ve eyleme dönüştürülmesi gereken dinamik bir süreç olarak gördüğünü kanıtlar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) aklın oynadığı rolü inceler. Cahiliye toplumunda aklın yerini daha çok kabilevi bir olgunluk olan "hilm" tutarken; Kuran, "akletme" eylemini evrensel ve ontolojik bir seviyeye çıkarır. Izutsu'ya göre Kuran bağlamında "akletmeyen" kişi, zihinsel kapasitesi düşük olan kişi değil; evrendeki ve vahiydeki işaretleri (ayetleri) okuyup bunları Yaratıcı ile "bağlayamayan" (rabıta kuramayan) kişidir. Bu nedenle ayette sağırlık (summe) ile aklı kullanmama (lâ ya'kılûn) birleştirilmiş; hakikati algılama kanalları kapalı olanın, zihinsel bağ kurma (akletme) yeteneğinin de zorunlu olarak çökeceği ilan edilmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu duyusal ve zihinsel metaforları Kuran'ın bütüncül insan tasavvuru çerçevesinde analiz eder. Kuran epistemolojisinde dinleme (istima) ve akletme eylemleri birbirinden bağımsız değildir. Müşriklerin duydukları vahyi akletmemeleri (lâ ya'kılûn), onların kuru bir mantık hatası yaptıklarını değil; niyetlerindeki bozukluk sebebiyle kendi fıtratlarını körleştirdiklerini ve vahye karşı manevi bir sağırlık (summe) ürettiklerini gösterir. Akıl yollarının tıkanması, kalbin kendi kendini hapsetmesinin doğrudan bir sonucudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X