Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 38. Ayet

    اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِه۪ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul fe/tû bisûratin miślihi ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yoksa Onu Muhammed uydurdu' mu diyorlar? De ki: Eğer iddianızda doğru iseniz, o zaman onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım; Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın!

      Yoksa 'Onu Muhammed uydurdu' mu diyorlar? De ki: Onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Eğer onu Muhammed kendi kafasından uydurmuşsa, o zaman hadi siz de onun benzeri bir sûre getirin bakalım; çünkü siz de onunla aynı dili konuşuyorsunuz. Üstelik sizler iftira etmek ve yalan konuşmakla bilinmektesiniz, Muhammed'in ise hiçbir zaman böyle bir hali görülmedi, asla yalan konuşmakla itham edilmedi. Dolayısıyla onun benzeri bir sûre getirmeye sizler daha uygunsunuz.

      Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın! Eğer iddianızda doğru iseniz. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle anlam verdi: Onun bir benzerini getirmekte size yardım etmeleri için taptığınız tanrılarınızı da çağırın! Bazıları da şöyle söyledi: Çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın! Yani bu konuda size yardım etmeleri için aynı dili konuştuğunuz kişileri de çağırın! Yahut Cenâb-ı Hak şunu demek istemiştir: Onun benzeri bir sûreyi vücuda getirebilmek için diğer kitaplardan da yararlanın! Eğer Muhammed onu kendi kafasından uydurdu iddianızda doğru iseniz. Onların böyle bir sûre meydana getirmekle uğraşmaktan kaçınmaları, Kur'an'ın uydurulmuş olmadığını, semavî bir kitap olduğunu bildiklerini gösterir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde k-v-l kökünün "düşünceyi, iradeyi veya bir kanaati sese/lafza dönüştürmek" anlamına geldiğini belirtir. Burada müşriklerin dillerine doladıkları iddiayı, yani vahyin beşeri bir kurgu olduğu yönündeki "sözlerini" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının sadece rastgele söylenmiş sesler olmadığını, içinde bir iddia ve itikad barındıran bilinçli ifadeler olduğunu vurgular. Ayetteki "yekûlûne" (diyorlar), muhatapların Kur'an'ın kaynağına yönelik felsefi ve yıkıcı itirazlarını temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili cahiliye döneminin retorik saldırıları bağlamında analiz eder. Izutsu'ya göre "kavl", müşriklerin vahyin ontolojik gerçekliğini sarsmak için kullandıkları bir "psikolojik savaş" aracıdır. Bu sözler, gerçeği arayan bir sorudan ziyade, gerçeği örtmeye çalışan birer iddiadır.

        ifterâhu (افْتَرَاهُ)

        İbn Fâris, f-r-y kökünün temel anlamının "bir şeyi kesmek, bir parçayı bütünden ayırmak ve bir şeyi yoktan uydurmak/yapmak" olduğunu ifade eder. Bir deri parçasını kesip ondan bir şey yapmaya "fery" denilir; bu kökten türeyen "iftirâ" ise gerçeği eğip bükerek, aslı olmayan bir şeyi kasten "üretmek" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iftirâ"yı "yalanın en ileri derecesi" olarak tanımlar. Bu, sadece yanlış bir bilgi vermek değil, zihinde kurgulanan bir yalanı gerçekmiş gibi "biçip dikerek" (kurgulayarak) ortaya koymaktır. Ayetteki "ifterâhu" (onu uydurdu), müşriklerin Kur'an'ı peygamberin kendi zihninden uydurduğu bir "edebi kurgu" olarak nitelemelerini ifade eden teknik bir suçlamadır.

        Gabriel Said Reynolds, "iftira" kavramını Geç Antik Çağ'ın sahte peygamberlik ve uydurma metin tartışmaları (pseudepigrapha) çerçevesinde değerlendirir. Reynolds'a göre bu kelime, vahyin tanrısallığını reddedenlerin en temel "sahtecilik" iddiasını yansıtır.

        fe'tû (فَأْتُوا)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak, bir şeyi ortaya koymak ve bir şeyi getirmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eylemini "kendi isteğiyle, bir amaç doğrultusunda bir şeyi ortaya çıkarmak" olarak açıklar. Ayetteki "fe'tû" (haydi getirin) emri, Kur'an'ın muhataplarına yönelik en büyük "meydan okuma" (tehaddî) formülüdür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi "beşeri kapasitenin test edilmesi" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre "fe'tû", Kur'an'ın taklit edilemezliğini (i'câz) ispatlamak için muhatabı kendi üretim sahasına (edebiyat/söz) davet eden rasyonel bir resttir.

        bisûratin (بِسُورَةٍ)

        İbn Fâris, s-v-r kökünün "yükseklik, şeref, çevrelemek ve kale duvarı (sur)" anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an'ın bölümlerine "sure" denilmesi, onların her birinin yüksek bir şerefe sahip olması ve ayetleri bir kale duvarı gibi kuşatıp koruması sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sure" kelimesini "mertebe ve menzile" olarak tanımlar. Sure, hem kendi içinde bir bütünlük arz eden bir "makam"dır hem de Kur'an'ın diğer parçalarından sınırlarla ayrılmış "yüksek bir yapı"dır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Süryanice "sûrthâ" (yazı/metin parçası) kelimesiyle olan semantik ilişkisine dikkat çeker. Ancak Jeffery, Kur'an'ın bu kelimeye "kutsal metnin yapısal birimi" anlamında özgün bir teolojik içerik yüklediğini vurgular.

        Angelika Neuwirth, sure kavramını "metinsel mimari" bağlamında inceler. Neuwirth'e göre sure, sadece rastgele bir araya gelmiş ayetler yığını değil; başı, sonu ve iç tutarlılığı olan, taklit edilemez bir "edebi ve ilahi ünite"dir.

        mislihi (مِثْلِهِ)

        İbn Fâris, m-s-l kökünün "bir şeyin benzeri, dengi, örneği ve onunla aynı vasıfları taşıyanı" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "misil" kavramının sadece şekilsel bir benzerliği değil, mahiyet ve nitelik bakımından bir "eşdeğerliği" ifade ettiğini açıklar. Ayetteki "mislihi" (onun benzeri), Kur'an'ın edebi ihtişamına, hakikatine ve etkisine denk bir söz üretme imkansızlığını vurgulayan karşılaştırma ölçütüdür.

        Toshihiko Izutsu, bu kavramı "ontolojik benzemezlik" üzerinden analiz eder. Izutsu'ya göre "misil" arayışı, beşeri olanla ilahi olanı eşitleme çabasıdır; ancak Kur'an bu talebi imkansız bir hedef olarak ortaya koyarak kendi benzersizliğini (i'câz) tescil eder.

        ved'û (وَادْعُوا)

        İbn Fâris, d-v-a kökünün "birini sesle çağırmak, yardım istemek, davet etmek ve yönelmek" anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dua" eylemini "zayıf olanın, ihtiyaç duyduğu şeyi elde etmek için bir otoriteyi yardıma çağırması" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu emri "kolektif akla davet" olarak okur. Müşriklere, "Sadece kendi zekanıza değil, güvendiğiniz bütün şairleri, kahinleri ve putları yardıma çağırın" denilerek, şirkin bütün yardımcı kuvvetlerinin Kur'an'ın tek bir suresi karşısında bile aciz kalacağı ilahi bir ironiyle gösterilir.

        min dûni (مِن دُونِ)

        İbn Fâris, d-v-n kökünün "bir şeyin aşağısı, daha yakını, seviye bakımından daha düşük olanı" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesini "mertebe ve güç bakımından asıl olanın altında kalan her şey" olarak tanımlar. "Min dûnillâh" (Allah'tan başka/Allah'ın berisinden) kalıbı, Yaratıcı'nın mutlak otoritesinin uzağında ve altında kalan bütün mahlukatı (insanları, cinleri, putları) kapsar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı tevhid inancının sınırlarını çizen hukuki bir terim olarak değerlendirir. Allah'ın dışındaki her türlü yardım ve otorite arayışının (şirkin), varlık hiyerarşisinde "aşağıda" (dûn) bir yere tekabül ettiğini ve Kur'an karşısında bir değerinin olmadığını vurgular.

        sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün "sertlik, güç ve bir şeyin aslına uygun olması" anlamlarını taşıdığını belirtir. Doğruluğa "sıdk" denilmesi, yalan gibi çürük değil, sarsılmaz bir güce (hakikate) dayanması sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını "sözün dış dünyadaki gerçeklikle ve kalpteki niyetle tam bir uyum içinde olması" şeklinde tanımlar. Ayetteki "Eğer doğru söyleyenlerden iseniz" (in kuntum sâdikîn) şartı, muhatapların Kur'an hakkındaki iddialarının sadece birer "laf" mı yoksa kanıtlanabilir bir "gerçek" mi olduğunu sorgulayan ahlaki bir kıstastır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi "varoluşsal dürüstlük" üzerinden tahlil eder. Kılıç'a göre "sâdikîn", sadece dildeki bir doğruluğu değil; iddiasını eyleme ve kanıta dökebilen, özüyle sözü bir olanların vasfıdır. Müşrikler eğer iddialarında samimi iseler, bunu Kur'an'a denk bir sure getirerek ispatlamak zorundadırlar; aksi takdirde iddiaları ontolojik bir yalan (kizb) hükmündedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X