Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 37. Ayet

    وَمَا كَانَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ اَنْ يُفْتَرٰى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۠​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne hâżâ-lkur-ânu en yufterâ min dûni(A)llâhi velâkin tasdîka-lleżî beyne yedeyhi vetefsîle-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir; o, kendisinden önceki kitapları (asıllarını) doğrulamakta ve konulmuş olan hükümleri açıklamaktadır; bunda kuşku yoktur, o âlemlerin Rabb'indendir.

      Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerîme, "Bize [huzurumuza] geleceklerine inanmayanlar, 'Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir' dediler" meâlindeki âyetin sılasıdır. Cenâb-ı Hak Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir buyuruyor. Nitekim o âyetin devamında Allah şöyle buyuruyor: "Onlara şöyle de: Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur, ben ancak bana vahyedilene uyuyorum" . Bazıları da şöyle söyledi: Kureyş kâfirleri, bu Kur'ân'ı Muhammed kendi kafasından uydurdu, demişlerdi, Cenâb- Hak da buna cevaben Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir, onun başkasına nispet edilmesi veya uydurulması söz konusu değildir buyurdu.

      Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir meâlindeki ilâhî kelâm iki anlama gelir. Birincisi, insan gücünün ve takatinin üstünde bir şey olduğu için bu Kur'an'ın Allah'tan gelmeyip başka biri tarafından uydurulmuş olma ihtimali yoktur. Böylece onun özü itibariyle uydurulmuş olduğu fikrini imkânsız kılıyor. İkincisi, bu kitapta bulunan hikmetli sözler ve doğru [bilgiler ve haberler], onun Allah'tan geldiğine işaret eder. Çünkü Allah'tan başka birinin sözlerinde mutlaka hikmete aykırı akılsızca sözler, yalan ve tutarsızlık bulunması muhtemeldir.

      O, kendisinden önceki kitapları (asıllarını) doğrulamaktadır. Yani bu Kur'ân daha önce gelmiş olan ilâhî kitapları doğrulamaktadır. Eğer onu Muhammed kendi kafasından uydurmuş olsaydı, diğer ilâhî kitaplarla onun arasında pek çok farklılık ve aykırılık bulunurdu. Çünkü Muhammed daha önce geçen diğer kitapları bilmiyordu, zira onlar onun dilinden başka bir dilde idiler. Onları bilen herhangi birine gidip öğrenmediğinde de hiçbir ihtilaf yoktur. Bununla birlikte Kur'ân, o kitapları tasdik etmekte ve onlara uygun âyetler içermektedir. Bu durum, onun Allah'tan geldiğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sen bundan önce ne bir kitap okuyor ne de onu kendi elinle yazıyordun".

      Konulmuş olan hükümleri açıklamaktadır; bunda kuşku yoktur. Denildi ki: Kur'ân'da, daha önce gönderilen kitaplar açıklanmaktadır. Bu sözün tamamı şudur: Bu kitap, aralarında lafız itibariyle farklılık olsa dahi, hikmeti ve doğruyu beyan etmekte ve önceki kitaplarla uygunluk arzetmektedir. Şöyle de söylendi: Konulmuş olan hükümleri açıklamaktadır, yani insanların lehine ve aleyhine olan hükümleri açıklamaktadır. Yahut şöyle denilmesi de mümkündür: Kitapların açıklanması, başkalarına değil sadece Allah'a aittir. Onun, âlemlerin Rabb'inden geldiğinden hiç kuşku yoktur. Yahut şöyle buyuruyor: O levh-i mahfûzdan gelen hükümlerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yufterâ (يُفْتَرَىٰ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "f-r-y" kökünün temel anlamının "bir şeyi kesmek, deriyi ölçüp biçmek ve aslı astarı olmayan bir şeyi yoktan var edip uydurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "iftira" eylemini "kasıtlı olarak ve tasarlayarak yalan üretmek, gerçeğe aykırı bir kurgu yapmak" olarak tanımlar. Ayette "Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş (iftira edilmiş) olamaz" ifadesindeki edilgen (meçhul) kullanım, metnin beşeri bir müdahaleye veya kurguya ontolojik olarak tamamen kapalı olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili Mekke dönemindeki sosyolojik ve polemik bağlamı üzerinden değerlendirir. Müşrikler, Kuran'ın edebi üstünlüğünü ve gücünü kabul etmekle birlikte, onun ilahi kaynağını reddedebilmek için metnin peygamber tarafından "tasarlanmış/uydurulmuş" (yufterâ) beşeri bir şiir veya felsefe metni olduğunu iddia ediyorlardı. Kuran, "iftira" kavramını reddederek kendi metinsel kaynağının dikey (ilahi) olduğunu kategorik bir şekilde savunur.

        tasdîka (تَصْدِيقَ)

        İbn Fâris, "s-d-k" kökünün asli anlamının "bir şeyde sağlamlık, güç ve söylenen sözün gerçeğe (vakıaya) tam olarak uyması" olduğunu belirtir. Söylenen bir sözün hakikati yansıtmasına "sıdk" denirken, bu gerçeğin onaylanmasına "tasdik" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tasdik" kavramını "bir sözün veya iddianın doğru olduğunu kabul etmek ve bunu aklen veya fiilen onaylamak" olarak açıklar. Ayette Kuran'ın "kendisinden öncekileri tasdik edici" olarak tanımlanması, onun yepyeni ve kopuk bir din icat etmediğini, aksine önceki vahiylerin (Tevrat, İncil) özündeki doğruluğu doğrulayan bir hakikat mührü olduğunu gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "tasdik" kavramını Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dini ekolojisi içinde okur. Dönemin Yahudi ve Hristiyan toplulukları, Kuran'ı "radikal ve temelsiz yeni bir inanç" olarak suçlamaya meyilliydiler. Kuran, bu "tasdik" (verification/confirmation) retoriğiyle polemiksel bir savunma hattı kurarak; kendisini tarihsel bir boşlukta değil, bizzat önceki kutsal metinlerin hakiki ve meşru bir devamı, onların şahidi ve doğrulayıcısı olarak o büyük monoteist (tek tanrılı) geleneğin merkezine yerleştirir.

        beyne yedeyhi (بَيْنَ يَدَيْهِ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şeyin ortası, aralık ve mesafe"; "y-d-y" kökünün ise "el ve güç" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu Arapça idiyomu (deyimsel ifadeyi) sözlük anlamından çıkararak mecazi bağlamda inceler. "İki elinin arası" tamlaması, bir kişinin hemen önünde bulunan, hazır olan veya ondan hemen önce geçmiş olan zamansal/mekansal yakınlığı ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu ifadenin Kuran'ın tarih bilinci (history of salvation) açısından kritik olduğunu belirtir. Kuran, kendisinden önce inen vahiyleri çok uzak birer efsane olarak değil, "iki elinin arasında" (hemen önünde duran) canlı ve teolojik bir miras olarak görür. Bu kullanım, ilahi vahyin kopuk parçalar değil, birbirine el veren sürekli bir zincir olduğunu simgeler.

        tefsîle (تَفْصِيلَ)

        İbn Fâris, "f-s-l" kökünün temelinde "bir bütünü parçalarına ayırmak, iki şeyin arasını kesin bir sınırla belirlemek ve kapalılığı gidermek" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tafsil" eylemini "karışık veya özet halinde olan bir konuyu, hiçbir şüphe veya muğlaklık bırakmayacak şekilde detaylandırmak, açıklığa kavuşturmak" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Kitab'ın tafsili" (detaylı açıklaması) ifadesini Kuran'ın analitik gücü üzerinden okur. Kuran sadece geçmiş kitapları tasdik edip bırakmaz; aynı zamanda o metinlerde zamanla tahrif edilen, anlaşılamayan veya insan müdahalesiyle karartılan teolojik konuları ayıklayarak (f-s-l) hak ile batılın arasını kesin çizgilerle ayırır.

        el-kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün "toplamak, bir araya getirmek, harfleri/kelimeleri dizmek ve deri parçalarını birbirine bağlamak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitab" kavramını "sözlerin ve hükümlerin unutulmaktan kurtarılması için kaydedildiği nesne" ve mecazen "ilahi hükümlerin bütünü" olarak açıklar.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin saf bir lügat anlamı taşımadığını savunur. Jeffery'ye göre "Kitab" kelimesinin salt bir "yazılı belge" olmaktan çıkıp Kuran'da "İlahi, Göksel ve Otoriter Dini Metin" (Scripture) anlamında yüksek bir dini terim olarak merkezileşmesinde, Aramice/Süryanice "kthâbhâ" ve İbranice "kethûbhîm" (Kutsal Yazılar) kavramlarının Arap yarımadasındaki monoteist kültür üzerindeki derin anlamsal etkisi bulunmaktadır.

        raybe (رَيْبَ)

        İbn Fâris, "r-y-b" kökünün asli anlamının "şüphe, töhmet, kalbe sızan ve kişiyi huzursuz eden endişe" olduğunu ifade eder. Sıradan bir zihinsel belirsizlikten (şek) ziyade, içinde psikolojik bir çalkantı ve rahatsızlık barındıran şüphedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rayb" kelimesini "içinde vehim (kuruntu) ve kararsızlık bulunan, kalbi sarsan kuşku" olarak tanımlar. Ayette "Onda (Kuran'da) hiçbir rayb yoktur" (lâ raybe fîhi) denilmesi, metnin kendi hakikatinden, tutarlılığından ve ilahi kaynağından zerre kadar taviz vermediğini, metne dışarıdan veya içeriden hiçbir ontolojik çelişkinin sızmadığını ilan eder.

        Toshihiko Izutsu, "rayb" kavramını Kuran'ın "yakîn" (kesin bilgi/inanç) kavramıyla zıtlık içinde ele alır. Müşrikler ve inkar edenler sürekli bir "rayb" (kuşku ve felsefi kararsızlık) içindedirler. Kuran ise "lâ raybe fîhi" diyerek, kendisinin psikolojik veya felsefi bir tartışma metni olmadığını, insana mutlak "yakîn" (güven) sunan sarsılmaz bir gerçeklik (Hakk) olduğunu en baştan muhatabına dayatır.

        el-âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin hakikatini kavramak, iz, nişan ve alamet" anlamlarına geldiğini belirtir. Evrene ve içindekilere "âlem" (çoğulu âlemîn) denmesinin sebebi, hepsinin kendi varlıklarıyla Yaratıcı'nın varlığına işaret eden birer alamet/nişan olmasından dolayıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" kavramını "Allah'ın dışındaki bütün yaratılmış varlık türleri, akıl sahibi topluluklar ve evrendeki tüm sistemler" olarak açıklar. Kuran'ın "Âlemlerin Rabbinden" (min rabbi'l-âlemîn) gelmesi, onun lokal, kabilevi veya ulusal bir metin olmadığını, bütün kozmosu idare eden evrensel otoritenin fermanı olduğunu gösterir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kök yapısında (a-l-m / bilmek, alamet) bir temeli olduğunu kabul eder. Ancak "âlemîn" formunun "çağlar, ebediyet veya bütün evren/yaratıklar" anlamında kullanılmasının, Geç Antik Çağ'da Yahudi ve Hristiyanların litürjik (ibadet) dillerinde sıklıkla geçen İbranice "olâmîm" veya Aramice "âlmîn" kelimelerinin dinsel ve kozmolojik ağırlığından bağımsız düşünülemeyeceğini öne sürer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X