قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّۜ قُلِ اللّٰهُ يَهْد۪ي لِلْحَقِّۜ اَفَمَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ اَحَقُّ اَنْ يُتَّبَعَ اَمَّنْ لَا يَهِدّ۪ٓي اِلَّٓا اَنْ يُهْدٰىۚ فَمَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
Tanrı diye taptıklarınız içinde hakka götüren biri var mı? diye sor. De ki: Hakka götüren yalnız Allah'tır. Öyleyse hakka götüren mi izlenmeye daha lâyıktır, yoksa rehberlik edilmedikçe bir başına yolunu bulmaktan bile aciz olan mı? Size ne oluyor, nasıl yargıda bulunuyorsunuz böyle?
Tanrı diye taptıklarınız içinde hakka götüren biri var mı? diye sor. Buradaki hakka götüren meâlindeki ifadenin, hakka çağıran anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu durumda, sizin taptığınız o putların herhangi bir şeye çağırmaya güçleri bile yetmediğine göre zarar ve fayda vermeye de güçleri yetmez. Yaratılanlardan bazılarının fayda ve zarar vermeye güçleri yetmez, fakat bir hayra veya faydalı bir şeye davet etmeye gücü yeter. O putlar ise, diğer yaratıklardan daha aşağıdırlar, çünkü onların davete bile güçleri yetmiyor, fayda ve zarar vermeye nasıl güçleri yetsin? O insanlar, putların fayda ve zarar vermeye güçleri yetmediğini bildikleri halde yine de tapmaya devam etmelerini Cenâb-ı Hak akılsızca bir hareket olarak açıklıyor. Muhtemeldir ki, Hakka götüren biri meâlindeki beyan, kulluk edilmeye lâyık olanı Cenâb-ı Hak açıklıyor ve bunun için deliller ve kanıtlar gösteriyor anlamına da gelebilir. Putların insanları kulluk etmeye çağırmaya bile güçleri yetmediğine göre, kulluk edilmeye lâyık olduklarına dair delilleri ve kanıtları nasıl ortaya koyacaklar?
De ki: Hakka götüren yalnız Allah'tır. Cenâb-ı Hak burada hakka çağıranın Allah olduğunu haber veriyor. Sonra sözünü ettiğimiz iki yorum şöyle bir neticeyi muhtemel kılıyor: Allah hakka çağırma gücüne sahiptir, çağırdığı hak için de delil ve kanıt göstermektedir. Buna göre kulluk edilmeye ve Rab olarak kabul edilmeye lâyık olan O'dur.
Öyleyse hakka götüren mi izlenmeye daha lâyıktır? Yani deliller ve kanıtlar gösteren mi daha lâyıktır, yoksa bir başına yolunu bulmaktan bile aciz olan mı? Yani delil gösteremeyen ve davet de edemeyen mi? Rehberlik edilmedikçe... Şayet, putlar doğru yola çağrılsalar bile doğru yolu bulamayacaklarına göre buradaki istisnanın ne anlamı vardır denilirse, buna şöyle cevap verilir: Bu cümle daha önce geçen "Siz bize tapmıyordunuz" meâlindeki âyetin sılası gibidir. Cenâb-ı Hak kıyamet günü onları konuşturacak ve onlar da, insanlara kendilerine kulluk yapmalarını emretmediklerini ve kulluk için kendilerini ortak yapmaya davet etmediklerini söyleyerek onların aleyhine şahitlik edecekler. Böylece rehberlik edilmedikçe meâlindeki ifade, Allah onları, doğru yola çağrıldıklarında doğru yolu bulan, davet edildiklerinde kabul eden nitelikte yarattığı için anlamına gelir. Size ne oluyor, nasıl yargıda bulunuyorsunuz böyle? Yani böyle haksız şekilde nasıl hüküm veriyorsunuz, kulluğu ve şükrü, sözü edilen eylemleri yapmaya gücü yetmeyene nasıl yöneltiyorsunuz?
Yoksa rehberlik edilmedikçe bir başına yolunu bulmaktan bile aciz olan mı? meâlindeki beyanda geçen ve rehberlik edilmedikçe anlamına gelen ifade hakkında bazıları şöyle dedi: Putlar, kendilerine rehberlik yapılsa bile yolunu bulamazlar. Ancak burada ondan maksat insandır. Bazıları da şöyle dedi: Rehberlik edilmedikçe ibaresi, putlar taşınmadıkça ve istenen yere konulmadıkça anlamına gelir. Onların kendiliğinden bir yol bulmasına gelince, bu mümkün değildir. Ancak az önce söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak onu konuşacak hale getirir, konuşan bir türe dönüştürür ve konuşmasına izin verirse, o zaman cevap vermesi ve doğru yolu bulması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
şurekâikum (شُرَكَائِكُم)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "ş-r-k" kökünün asli anlamının "iki veya daha fazla şeyin birbirine karışması, iç içe geçmesi ve bir mülkte/hakta ortaklık kurulması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "şirk" ve "şürekâ" kavramlarını dini terminolojide "Allah'a ait olan ilahlık, otorite ve hidayet etme haklarında başka varlıkları O'na ortak koşmak" olarak açıklar. Ayette müşriklere "Sizin ortaklarınızdan..." şeklinde hitap edilmesi, bu varlıkların Allah'ın gerçek ortakları olmadığını; tamamen müşriklerin kendi zihinlerinde kurguladıkları, kendi atadıkları (sizin ortaklarınız) sahte otoriteler olduklarını gösterir.
Gabriel Said Reynolds, "şürekâ" kavramını Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dini inançları bağlamında inceler. Reynolds'a göre bu ayetteki polemik, dönemin aracı-dinliliğine (intermediary religion) yönelik çok güçlü bir eleştiridir. Müşrikler, taptıkları melekleri, azizleri veya putları yaratıcı olarak değil, "şefaatçi ve yol gösterici" (şürekâ) olarak görüyorlardı. Kuran, doğrudan bu iddiayı hedef alarak onlara "Ortaklarınızdan hakka ulaştıracak kimse var mı?" diye sorar ve bu sözde aracıların hiçbir fonksiyonu olmadığını yüzlerine vurur.
yehdî (يَهْدِي) / yuhdâ (يُهْدَىٰ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "yol göstermek, öne düşüp rehberlik etmek ve nezaketle bir hedefe ulaştırmak" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını "lütuf ve nezaketle bir gayeye yönlendirmek" olarak tanımlar. Ayette hidayet eyleminin etken (yehdî / yol gösteren) ve edilgen (yuhdâ / yol gösterilen) formlarının karşılaştırılması muazzam bir teolojik mantık kurgusudur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında hidayet kavramını Kur'an'ın epistemolojisi (bilgi felsefesi) üzerinden okur. Izutsu'ya göre hidayet, sıradan bir yol tarifi değil, insanı cehalet (dalâlet) karanlığından çıkarıp ontolojik hakikate ulaştıran dikey bir ilahi aydınlatmadır. Müşriklerin inandıkları putlar veya aracılar ise kendi başlarına bu aydınlanmayı sağlayamazlar; onlar cansız nesneler olarak bizzat yönlendirilmeye (yuhdâ) muhtaçtırlar. Kuran, rehberlik etme kapasitesi olmayan bir varlığa tapınmanın irrasyonalitesini bu fiillerin zıtlığıyla ifşa eder.
el-hakkı (الْحَقِّ) / ehakku (أَحَقُّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temelinde "istikrar, bir şeyin sağlamlığı, değişmezliği ve inkar edilemez bir gerçekliğe dönüşmesi" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kelimesini "bir inancın, varlığın veya sözün hikmete, amaca ve ontolojik gerçeğe mutlak surette uygun olması" şeklinde tanımlar. "Ehakku" ise ism-i tafdîl (kıyaslama/üstünlük) kalıbında "daha haklı, daha layık, gerçeğe daha uygun olan" demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimelerin retorik kullanımını Mekke döneminin şirk tartışmaları bağlamında analiz eder. Müşrikler, taptıkları putların kendilerini bir şekilde "hakka" (kurtuluşa, başarıya) götüreceğini iddia ediyorlardı. Kuran, "ehakku" (daha layık) kıyaslamasını kullanarak, akl-ı selime seslenir: Kendisi hakka muhtaç olan (veya haktan habersiz olan) sahte bir ilah mı uyulmaya daha layıktır, yoksa bizzat "Hakk"ı yaratan ve hakka kesintisiz hidayet eden Allah mı? Bu, teolojik bir tartışmayı akli ve mantıksal bir önermeyle kilitleyen bir Kuran metodudur.
yuttebea (يُتَّبَعَ)
İbn Fâris, "t-b-a" kökünün "bir şeyin izinden gitmek, peşine düşmek, arkasından yürümek ve ona tabi olmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" kavramını "bir iradeye, otoriteye veya rehbere boyun eğerek onun gösterdiği yolu adımlamak" olarak açıklar. Ayette "uyulmaya / izinden gidilmeye daha layık olan" (ehakku en yuttebea) ifadesindeki edilgen yapı, insanın yeryüzünde mutlaka bir şeyin veya bir otoritenin izinden gitme ihtiyacında (fıtratında) olduğunu, asıl meselenin bu takibin doğru kaynağa (Allah'a) yönlendirilmesi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran ahlakı bağlamında "itaat" ve "teslimiyet" ekseninde değerlendirir. İttibâ, sadece zihinsel bir kabul değil, kişinin tüm yaşam pratiğini, ahlakını ve eylemlerini o rehberin (Hakkın) çizdiği sınırlara göre şekillendirmesidir. Müşrikler, kendi arzularına (hevalarına) veya atalarının hezeyanlarına tabi olurken, Kuran sadece mutlak hidayet kaynağına (Allah'a) tabi olunmasını ister.
yehiddî (يَهِدِّي)
İbn Fâris, bu kelimenin de kökünün "h-d-y" (hidayet) olduğunu, ancak kelimenin aslı olan "yehtedî"nin (kendiliğinden doğru yolu bulmak) zamanla dilde kaynaşarak (idgam edilerek) "yehiddî" şeklini aldığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), et-Tefsîru'l-Beyânî usulüyle bu fiilin morfolojik (şekilsel) yapısındaki derin edebi anlama dikkat çeker. "Yehiddî" fiilindeki harf kaynaşması ve şeddenin getirdiği ağırlık, eylemin zorluğunu ve imkansızlığını sese yansıtır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu kelime, müşriklerin taptığı o aciz putların veya varlıkların, kendilerine dışarıdan bir müdahale (yuhdâ/taşınma, yönlendirilme) olmadıkça kendi başlarına yollarını bulmaktan, ayakta durmaktan veya hareket etmekten bile aciz, hantal ve ontolojik olarak "kötürüm" olduklarını sesin ve harfin gücüyle (fonetik bir tasvirle) okuyucuya hissettirir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu spesifik kullanımını şirk inancının ironisi üzerinden okur. Kendisini ayakta tutamayan, bir heykeltıraş tarafından yontulmaya, bir tapınakta bekçi tarafından korunmaya ve yönlendirilmeye muhtaç olan (yehiddî) bir nesnenin, koskoca bir topluma "kılavuzluk" edeceğine inanmak insan aklının yaşayabileceği en büyük tutulmadır.
tahkumûn (تَحْكُمُونَ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde "birini haksızlıktan menetmek, durdurmak, düzeltmek ve karar vermek" anlamının bulunduğunu söyler. Atı dizginleyen ve yanlış yöne gitmesini engelleyen gem/yular parçasına da "hakeme" denir. Hüküm vermek, bir meseleyi başıboşluktan kurtarıp kesin, sağlam ve akli bir sonuca bağlamaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramını "bir şeyin lehine veya aleyhine, akla ve delile dayanarak kesin bir yargıda bulunmak" olarak açıklar.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışma (mücadele) dili çerçevesinde Kuran'ın soru sorma ve muhatabı yargıya davet etme (fe mâ lekum, keyfe tahkumûn / Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?) retoriğini analiz eder. Neuwirth'e göre Kuran, ayet boyunca sunduğu mantıksal önermelerin ardından son sözü, doğrudan muhatabın kendi vicdanına ve aklına (hüküm verme yetisine) bırakır. Bu, dogmatik bir dayatmadan ziyade, "Bütün bu açık çelişkileri gördükten sonra aklınızı kullanarak bu saçmalığa (şirke) daha ne kadar devam edeceksiniz?" şeklindeki sarsıcı, polemik bir kapanış ve zihinsel uyanış çağrısıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla