Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 31. Ayet

    قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul men yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ardi emmen yemliku-ssem’a vel-ebsâra vemen yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuḣricu-lmeyyite mine-lhayyi vemen yudebbiru-l-emr(a)(c) feseyekûlûna(A)llâh(u)(c) fekul efelâ tettekûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Her türlü işi kim yürütüyor? 'Allah' diye cevap verecekler. 'Öyleyse (O'na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz?' de.

      De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Burada Cenâb-ı Hak onlara, yani Mekkeliler'e kendi tevhit ve rablığı konusunda delil getirmektedir. Bu sûre sanki tevhit konusunda Mekkelilere delil getirmek için gelmiş gibidir, çünkü sûre Mekkede nazil olmuştur. Cenâb-ı Hak, de ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? buyurmakta, yani gökte rızkı kim tedbir ve idare ediyor, yerde rızkı kim düzenliyor ve idare ediyor? diye sormaktadır. Bu cümle iki anlama gelebilir: Birincisi, size gökten rızkı kim indiriyor ve yerden sizin için kim rızık çıkarıyor? İkincisi, size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Yani gökte rızkı kim düzenliyor ve idare ediyor, yerde rızkı kim tedbir ve idare ediyor? Hiç kimsenin ne gökten rızık indirmeye gücü yeter, ne de yerden rızık çıkarmaya!... Aynı şekilde gökte ve yerde hayatı düzenleme ve idare etmeye de O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. İşitme ve görme yeteneklerini hükmü altına almaya da kimsenin gücü yetmez. Ölüden diriyi çıkarmaya ve diriden ölüyü çıkarmaya da O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. Onlar işitme ve görme yeteneğinin gerçek mahiyetini ve keyfiyetini bile bilmiyorlar, görme ve işitme yeteneğini nasıl yaratacaklar ve bunları yerlerine nasıl koyacaklar? Bu sözü edilen şeyler bozulduklarında da onları Allah'tan başka kimse düzeltemez. Bütün bunları Allah'tan başka kimsenin yapamayacağını onlar da kabul ediyorlardı. İşte bunun itirafı: Allah, diye cevap verecekler. Öyleyse (O'na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz? de. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, madem ki bu belirtilenleri Allah'tan başka kimsenin hükümranlık altına alamayacağını anlayıp kabul ediyorsunuz, bunların sadece O'nun kudret ve hükümranlığı altında olduğunu itiraf ediyorsunuz, öyleyse O'nun cezasından ve intikamından sakınmıyor musunuz? diye soruyor. Yahut şöyle soruyor: Allah'ı bırakıp da başkasına kulluk yapmaktan, ulûhiyet ve rablık konusunda başkasını O'na ortak yapmaktan sakınmıyor musunuz? Yahut da şöyle söylüyor: Size nimetleri taptığınız putlar değil Allah'ın verdiğini kabul ettiğiniz halde O'ndan başkasına şükretmekten sakınmıyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir ya, veyahut da şöyle diyor: Bütün bu sözü edilen hususları bildiğiniz halde Allah'a muhalefet ve isyan etmekten sakınmıyor musunuz? Onlar, gökler ve yer arasındaki her şeyin düzenleme ve idaresinin Allah'ın elinde olduğunu, göklerin ve yerin O'na ait olduğunu ikrar ettiklerine göre kulluk yapılmaya ve şükredilmeye kimin lâyık olduğunu da biliyorlardı. Buna rağmen bütün bunları kaybettiklerinde, Cenâb-ı Hak onları sapıklık ismi altında topladı. Şöyle buyurdu: "Gerçeğin dışında sapkınlıktan başka ne olabilir ki?"​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yerzukukum (يَرْزُقُكُم)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "r-z-k" kökünün temel anlamının "sürekli ve düzenli olarak verilen pay, nasip, insana fayda sağlayan dünyevi veya uhrevi bağış" olduğunu belirtir. Rızık eylemi, bir kereye mahsus bir lütuf değil, varlığın idamesini sağlayan kesintisiz bir besleme sürecidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "rızık" kavramını "canlıların yaşamını sürdürmesi için gerekli olan ve onlara ulaştırılan her türlü nimet" olarak tanımlar. Ayetteki "Gökten (yağmur, güneş) ve yerden (bitkiler, madenler) sizi kim rızıklandırıyor?" sorusu, insanın biyolojik varoluşunun gök ve yer arasındaki bu kozmik senkronizasyona ve dolayısıyla bu sistemi kuran Yaratıcı'nın kesintisiz beslemesine ne derece muhtaç olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu soruyu Mekke döneminin teolojik zihniyeti üzerinden analiz eder. Müşrikler, evrenin yaratıcısı ve asıl rızık vericisi olarak Allah'ı zaten kabul ediyorlardı (ayetin devamındaki "Allah diyecekler" ifadesi bunu kanıtlar). Öztürk'e göre Kuran, onların bu "Yüce Rızık Verici" (Rezzak) inancını onlara karşı bir argüman olarak kullanır. Rızkı veren mutlak bir güç varken, hiçbir rızık yaratamayan aciz putlara tapınmanın mantıksızlığını onların kendi itiraflarıyla yüzlerine vurur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında rızık kavramını Kuran'ın "Rububiyyet" (Rab olma) semantiği ekseninde inceler. Izutsu'ya göre "rızık", Allah'tan insana doğru inen kesintisiz merhamet ve lütfun adıdır. Bu dikey inişin insan tarafındaki karşılığı ise yukarıya doğru çıkması gereken "şükür" ve "ibadet"tir. Müşriklerin teolojik kırılması, rızkın kaynağından haberdar olmalarına rağmen, şükrü ve ibadeti sahte şefaatçilere yönlendirerek bu ontolojik döngüyü bozmalarıdır.

        yemliku (يَمْلِكُ)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün asli anlamının "bir şeye tam manasıyla güç yetirmek, sınırlandırmak, sahip olmak ve üzerinde mutlak tasarruf hakkı bulunmak" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mülk" eylemini "bir şey üzerinde istenildiği gibi, kimseye hesap vermeden ve engellenmeden egemenlik kurmak" olarak açıklar. Ayette "İşitmeye ve görmeye kim maliktir/kim hükmeder?" sorusu, Allah'ın insan bedenindeki en hayati algı merkezleri üzerinde sadece bir "yaratıcı" olarak değil, onları an be an çalıştıran, dilediği an geri alabilecek (sağır veya kör edebilecek) mutlak bir "mâlik/egemen" olarak bulunduğunu hatırlatır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, işitme ve görme yetilerinin "mülkiyetine" vurgu yapılmasının bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından önemine değinir. İnsan, dış dünyayı, ayetleri ve tehlikeleri ancak bu iki ana kanal üzerinden idrak eder. İnsanın bilgi vasıtalarının mülkiyeti bizzat Allah'ın elindeyken, insanın Yaratıcı'dan bağımsız bir iktidar (şirk) veya istiğna (kendine yeterlilik) iddiasında bulunması büyük bir çelişkidir.

        es-sem'a (السَّمْعَ) / el-ebsâra (الْأَبْصَارَ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün "sesi idrak etmek, dinlemek", "b-s-r" kökünün ise "gözle görmek, farkına varmak ve bir şeyin içyüzünü kavramak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kuran'da "sem'" (işitme) kelimesinin genellikle "basar" (görme) kelimesinden önce gelmesine dikkat çeker. İşitme, ilahi vahyin (sözün) ilk ve en hayati alıcısıdır; insan aklının ve kalbinin beslendiği ana damardır. "Basar" ise sadece fiziksel göz değil, olayların arkasındaki hikmeti gören basireti de kapsar. Her iki yeti de ilahi iletişimin (ayetleri okumanın ve duymanın) merkezidir.

        el-hayye (الْحَيَّ) / el-meyyiti (الْمَيِّتِ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün "canlılık, dirilik, hareketlilik ve ölümün zıddı" anlamına geldiğini; "m-v-t" kökünün ise "hareketin, gücün ve canlılığın tamamen kesilmesi, sükunet" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma eylemini iki boyutta inceler. Birincisi biyolojik ve fiziksel boyuttur: Kuru tohumdan yeşil bitkinin çıkması, canlı bitkinin kuruması veya nutfeden insanın var olması. İkincisi ise manevi boyuttur: Kafir/gafil (ölü) bir ebeveynden mümin/şuurlu (diri) bir çocuğun doğması veya tam tersi. İlahi kudret, zıtlıkları birbirinin içinden var edebilen yegane iradedir.

        Toshihiko Izutsu, bu zıtlık diyalektiğini Kuran'ın "Yeniden Diriliş" (Ba's) argümanının merkezine yerleştirir. Mekkeli müşrikler, ufalanmış kemiklerin yeniden diriltilmesini rasyonel bulmayarak şiddetle inkar ediyorlardı. Kuran, onlara göklerdeki uzak mucizelerden ziyade, her gün tabiatta gerçekleşen "ölü topraktan canlı bitki çıkarma" olayını ampirik (gözlemlenebilir) bir delil olarak sunar. Ölüyü diriltmek, evrenin her an çalışan mevcut ve sıradan bir yasasıdır; dolayısıyla ahiretteki diriliş de akla en uygun olanıdır.

        yudebbiru (يُدَبِّرُ)

        İbn Fâris, "d-b-r" kökünün temel anlamının "bir şeyin arkasına bakmak, sonunu düşünmek ve bir eylemi sonuçlarını hesaplayarak planlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tedbir" eylemini bu ayetin bağlamında yeniden ele alarak, "evrendeki tüm işleri, kozmik hareketleri, rızıkları ve doğa olaylarını belirli bir amaca, kusursuz bir hikmete ve şaşmaz bir düzene göre yönetmek" olarak tanımlar. Allah sadece yaratan değil, yarattığı sistemi kesintisiz bir mesai ile idare eden (müdebbir) mutlak yöneticidir.

        Gabriel Said Reynolds, "işleri çekip çeviren/düzenleyen kimdir?" sorusunu Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları üzerinden okur. Kuran, müşrikleri bu soruyla kendi inanç sistemlerinde köşeye sıkıştırır. Müşrikler, evrenin makro yönetiminin (yağmur, yaratılış, ölüm) Allah'a ait olduğunu kabul ediyor (fetesekûlûn Allâh), ancak günlük hayattaki mikro yönetimi, ticari başarıyı veya şefaati alt-tanrılara (putlara) havale ediyorlardı. Kuran, "yudebbiru'l-emr" (Tüm işleri O düzenler) diyerek, makro ve mikro yönetimin birbirinden ayrılamayacağını, mutlak otoritenin tekil ve bölünemez olduğunu kanıtlar.

        tettekûn (تَتَّقُونَ)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün "bir şeyi zarardan korumak, araya siper almak, sakınmak ve savunma kalkanı oluşturmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını "kişinin ruhunu ve ahiretini tehlikeye atacak günahlardan kendini koruması, ilahi sınırlara karşı teyakkuzda olması" olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "Hala takva sahibi olmayacak mısınız?" (efelâ tettekûn) sorusunu psikolojik ve rasyonel bir şoklama olarak inceler. Müşrikler, tüm bu büyük sorulara (Rızkı kim verir? Dirilten kimdir? İşleri kim yönetir?) kendi dilleriyle "Allah" cevabını verdikten hemen sonra bu fiille karşılaşırlar. Izutsu'ya göre takva burada salt bir "korku" değil, entelektüel ve vicdani bir tutarlılık çağrısıdır. Kuran onlara adeta şunu söyler: "Madem evrenin tek sahibinin ve yöneticisinin O olduğunu aklınızla kabul ve itiraf ediyorsunuz, o halde nasıl olur da O'nun azabından korunma (takva) içgüdüsüne sahip olmazsınız? Bu teolojik şizofreninizden ne zaman kurtulacaksınız?"

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X