هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
İşte o gün her şahıs, dünyada yaptığının karşılığını görecek, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler ve uydurup yakıştırdıkları putlar da onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır.
İşte o gün her şahıs görecektir. Buna o sırada, o gün yani kıyamet günü anlamı verilmiştir. Ayetteki "teblu (تَبْلُو) kelimesi tetlu (تَتْلُو) diye de okunmuştur. "Tetlû" diye okunduğunda, amel defterinde yazılan amellerini okur anlamına gelir. "Teblû" diye okununca da, başına gelen belâları görür anlamına gelir. Bu kelime, tıpkı haber vermek fiilinde olduğu gibi sülast (sülâsî) olarak kullanıldığında da, iftial bâbından kullanıldığında da aynı mânaya gelir. "Teblû" kelimesine şöyle bir anlam da verilmiştir: Her şahıs daha önce yapmış olduğu şeyleri orada görür. Buna, her şahıs yaptıklarının karşılığı olarak cezalandırılır anlamı da verilmiştir. Kelime "tetlû" diye okunduğunda, her şahıs yapmış olduğu amellerin peşine takılır diye de anlam verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler. Bu beyana, gerçek sultanları olan Allah'a diye anlam verilmiştir, çünkü onların Allah'tan başka tapmış oldukları diğer ilâhlar âhirette onlar için hiçbir söz hakkına saip olmayacak ve onları yüz üstü bırakıp kaybolacaklar. Onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler meâlindeki kelâm, her şahsın kendisinin önceden âhirete göndermiş olduğu amelleri haktır yahut her şahsın kendi yaptıklarıyla ilgili olarak okuduğu şey haktır anlamına gelmesi de muhtemeldir. Onların taptıkları putlar ve telaffuz ettikleri küfürlü sözler gibi uydurup yakıştırdıkları putlar da onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır.
Onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler. Bu ilâhî kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. [Birincisi], gerçek mevlâlarının onlar için hazırlamış olduğu yere gönderilirler anlamına, ikincisi de onların taptıkları putların emrine değil, gerçek mevlâlarının emrine havale edilirler mânasına gelebilir.
Yorumu Yorumla
-
teblû (تَبْلُو)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "b-l-v" kökünün asli anlamının "bir şeyi sınamak, denemek, tecrübe etmek ve bir şeyin kullanılarak eskiyip yıpranması" olduğunu belirtir. Birinin gerçek niyetini veya durumunu ortaya çıkarmak için yapılan imtihana "belâ" denir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kavramı "bir şeyi zorlu bir imtihana tabi tutarak onun içyüzünü, gizli hakikatini açığa çıkarmak" olarak açıklar. Ayette "Hunâlike teblû" (Orada herkes sınanır/tecrübe eder) formunda kullanılması, eskatolojik (ahiret) mahkemede insanın kendi dünyevi eylemlerinin sonuçlarını soyut bir bilgi olarak değil, bizzat tüm dehşetiyle yaşayarak ve tadarak "tecrübe etmesi/sınanması" anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu eylemi Kuran'ın ahiret psikolojisi bağlamında okur. Dünyada Allah'ın ayetlerini (işaretlerini) görmezden gelen müşrik insan, ahiret sahnesinde kaçınılmaz bir varoluşsal yüzleşmeye itilir. "Teblû" fiili, insanın kendi geçmişiyle, yalanlarıyla ve inkar ettiği o büyük gerçeklikle zorla karşı karşıya bırakıldığı, maskelerin düştüğü o mutlak ve çıplak tecrübe anıdır.
eslefet (أَسْلَفَتْ)
İbn Fâris, "s-l-f" kökünün temel anlamının "bir şeyin önden gitmesi, geçmişte kalması, öncelik ve bir eylemi önceden yapmak" olduğunu ifade eder. Geçmiş nesillere "selef", ticarette önceden verilen paraya (peşin ödemeye) "selef/selem" denmesi bu köktendir.
Râgıb el-İsfahânî, "selef" kavramını "insanın kendi ahireti için dünyadan önden gönderdiği her türlü amel ve yatırım" olarak tanımlar. Ayette her nefsin "mâ eslefet" (önden gönderdikleri) ile imtihan edileceğinin söylenmesi, ahiretteki yargılamanın rastgele bir cezalandırma değil, tamamen insanın dünyada kendi iradesiyle üretip ilahi mahkemeye "peşin olarak sunduğu" sermayenin bir karşılığı olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki ticari ve sosyolojik arka planına dikkat çeker. Kervan ticaretiyle uğraşan Mekkelilerin zihniyeti tamamen kâr, zarar ve ön ödeme (selef/sermaye) üzerine kuruluydu. Kuran, bu ticari kelime dağarcığını alıp teolojik bir kavrama dönüştürür. İnsanın dünyadaki eylemleri (eslefet), ahiretteki "hesap" gününde karşısına çıkacak olan ruhsal ve ahlaki sermayesidir. Kötülük yapan, iflasını önden göndermiş demektir.
ruddû (رُدُّوا)
İbn Fâris, "r-d-d" kökünün "bir şeyi aslına, başlangıç noktasına çevirmek, geri göndermek ve kabul etmeyip reddetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu eylem, bir varlığın geldiği kaynağa cebri (zorunlu) veya iradi olarak rücu etmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "redd" eylemini "bir şeyin ait olduğu asıl merciiye veya gerçek sahibine iade edilmesi" olarak açıklar. Ayette "Allah'a döndürülürler" (ruddû ilallâhi) ifadesinin edilgen (meçhul) kalıpta gelmesi, dünyada Allah'tan kaçan ve putlara sığınan müşriklerin, ahirette kendi iradeleri dışında, mutlak bir acziyet içinde gerçek Yaratıcı'nın huzuruna zorla sevk ve iade edilmelerini gösterir.
Gabriel Said Reynolds, "ruddû" fiilini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret) mahkeme sahneleri ışığında inceler. Dönemin teolojik edebiyatında insanların "İlahi Yargıç"a (Divine Judge) teslim edilmek üzere melekler tarafından "geri getirilmesi" yaygın bir motiftir. Kuran, bu kelimeyle insanın dünyevi serüveninin başıboş bir yok oluşa değil, mutlak otoritenin huzuruna çıkarılmak (hesap vermek) üzere yasal bir "geri getirilme" zorunluluğuna tabi olduğunu tesciller.
mevlâhum (مَوْلَاهُمُ)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün asli anlamının "iki şeyin aralarında hiçbir boşluk ve aracı kalmayacak şekilde birbirine yakın olması, bitişiklik, peş peşe gelmek, himaye ve dostluk" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mevlâ" kavramını "birinin işini üstlenen, ona yardım eden, koruyan ve ona en yakın olan otorite/efendi" olarak tanımlar. Ayette insanların döndürüldükleri Allah için "Mevlâhum" (Onların Mevlâsı/Efendisi) sıfatının kullanılması, dünyada putlardan veya kabile liderlerinden beklenen o sahte himayenin ve otoritenin tamamen çökerek, insanın varoluşsal olarak asıl ait olduğu ve sığınmak zorunda kaldığı yegane himaye merkezinin (Mevlâ) Allah olduğunu ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun sosyolojik yapısında "mevlâ" kavramının önemine değinir. Kabile sisteminde "mevlâ", zayıf bir bireyi koruması altına alan güçlü hami veya azat edilmiş köle-efendi ilişkisidir. Bu sistem yatay (insanlar arası) ve kabilevi asabiyete dayalıdır. Kuran, bu sosyolojik kavramı dikey bir teolojiye taşır. İnsanın asıl ve tek "Mevlâ"sı, onu yaratan ve hesaba çekecek olan Allah'tır. Ahiretteki bu yüzleşme, kabilevi mevlâların hiçbir işe yaramadığının kozmik ilanıdır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, kökün Arapça (v-l-y) olduğunu kabul eder. Ancak "Mevlâ" kelimesinin Kuran'da spesifik olarak "İlahi Efendi, Yüce Koruyucu" anlamında en üst düzey dini bir terim olarak yerleşmesinde, İbranice veya Süryanice'deki benzer koruyucu/efendi teolojilerinin Yakındoğu monoteizmindeki yaygınlığının Kuran'ın dilini destekleyen kültürel bir arka plan oluşturabileceğini ifade eder.
el-hakkı (الْحَقِّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temelinde "bir şeyin sağlamlığı, değişmezliği, istikrarı, şüphe götürmez gerçeği ve sabit olması" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kelimesini "bir olgunun, inancın veya sözün vakıaya, varoluşsal gerçeğe ve hikmete mutlak surette uygun olması" şeklinde açıklar. Ayette Allah'ın "el-Hakk" olan Mevlâ (Gerçek/Hak Efendi) olarak nitelendirilmesi, müşriklerin dünyada peşinden koştukları "batıl" (asılsız/sahte) efendilere ve putlara karşı Yaratıcı'nın ontolojik sarsılmazlığını, ebedi kalıcılığını ve yegane gerçek otorite oluşunu ifade eden bir sıfattır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmındaki sıfat tamlamasını Kuran teolojisinin zıtlık (kontrast) metodu üzerinden analiz eder. Müşrikler, dünyada batıl ve hayali mevlâlara (şefaatçilere) sığınırken, ahirette "el-Hakk" (Mutlak Gerçek) olan Mevlâ'ya döndürülürler. Hakikat, bütün çıplaklığıyla karşılarına çıktığında, dünyada kurguladıkları tüm batıl illüzyonlar tuzla buz olur.
dalle (ضَلَّ)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün asli anlamının "doğru yoldan çıkmak, kaybolmak, bir şeyin gizlenmesi ve ortadan yitip gitmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını "bilerek veya bilmeyerek hidayet yolundan sapmak" olarak tanımlasa da; bu ayetin bağlamında eylemin nesneler (putlar/iftiralar) için kullanılmasını, "onların ortadan kaybolması, yok olması, gözden yitmesi ve tamamen hükümsüz/etkisiz hale gelmesi" olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, bu fiili müşriklerin epistemolojik şoku bağlamında inceler. Cahiliye insanı, dünyadayken putlarının ve şefaatçilerinin son derece gerçek, etkili ve koruyucu varlıklar olduğuna inanırdı. Ancak hesap gününde, o çok güvendikleri varlıklar aniden "dalle anhum" (onlardan kaybolup gitti) fiiliyle buharlaşır. Bu kayboluş, sadece fiziksel bir yok olma değil, müşriğin inanç sisteminin kökünden çökmesi ve zihnindeki o sahte gerçekliğin (batılın) kozmik mahkemede tamamen eriyip gitmesidir.
yefterûn (يَفْتَرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "f-r-y" kökünün temel anlamının "bir şeyi kesmek, yarmak, deriyi ölçüp biçmek ve aslı olmayan bir şeyi yoktan, uydurarak üretmek" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eylemini "kasıtlı olarak, gerçeğe aykırı bir şekilde yalan kurgulamak" olarak tanımlar. Ayette kaybolup giden şeylerin (putların ve şefaatçilerin) "uydurmakta oldukları/iftira ettikleri şeyler" (mâ kânû yefterûn) olarak tanımlanması, o varlıkların hiçbir zaman gerçek birer ilah olmadıklarını, baştan sona müşrik zihniyetinin kendi çıkarları için ürettiği teolojik kurgular (yalanlar) olduklarını tesciller.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kuran'ın şirk eleştirisinin temeli olarak konumlandırır. Şirk, Kuran'a göre masum bir yanılgı veya farklı bir inanç yorumu değil; bizzat ilahi otoriteyi parçalamak, peygamberin mesajını (tevhid) geçersiz kılmak ve kabilevi statükoyu (aracıları) meşrulaştırmak için tasarlanmış aktif ve bilinçli bir "iftira/sahtekârlık" faaliyetidir. Ahirette bu iftiraların kaybolması, yalanın Hak (el-Hakk) karşısında tutunamamasının ontolojik ve hukuki sonucudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla