Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 29. Ayet

    فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekefâ bi(A)llâhi şehîden beynenâ vebeynekum in kunnâ ‘an ‘ibâdetikum leġâfilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      28-29. Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, 'Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz' diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz ve yakıştırdıkları ortaklar onlara, 'Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir' diyecekler...

      Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz. Müfessirler bu beyanı şöyle açıkladılar: Yani kulluk yapan insanlarla, kendisine Allah'tan başka kulluk yapılan herkesi toplayacağız. Ancak bize göre bunun anlamı şudur: Biz bütün yaratılanları toplayacağız. Sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, 'Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz' diyeceğiz. Buradaki Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz meâlindeki beyan bir tehdit ifadesidir. Nitekim dilde, 'sen şöyle dur!' denilir. Her ne kadar bu ifade lütuf ve ikram hakkında ve insanların birbirlerine iyilik yapmaları konusunda kullanılır ise de, onun anlamı ancak daha önce söylenen sözlerle anlaşılır. Burada daha önceki cümle ise, onun lütuf ve ikram anlamına gelmediğini, aksine tehdit anlamına geldiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Böylece aralarını böleceğiz. Denildi ki: Onların aralarını böleceğiz ve birbirlerinden ayıracağız, yani ibadet edenlerle ile ibadet edilenleri ayıracağız. Buradaki ayırmanın, birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, hesap sırasında onlardan amel eden ile dostluk göstereni birbirinden ayırırız, anlamına gelmesi mümkündür. İkincisi, onlarla, şefaatlerine tamah ederek putlara kulluk yapanları, Allah katında kendilerine şefaat etsinler diye putlara tapanları ayıracağız anlamına gelebilir. Allah, onları şefaat konusunda birbirinden ayıracaktır. Uydurup yakıştırdıkları putlar kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolduklarında onları ayıracağız anlamına gelmesi de muhtemeldir. Taptıkları putlar toprak olacak, onlar da cehenneme gidecekler.

      Ortaklar onlara diyecek ki... Burada Cenâb-ı Hak ortakları anlamına gelen şureka" (شُرَكَاءُ) kelimesini kullanmaktadır. [Bunun iki sebebi olabilir: Birincisi], her ne kadar onlar gerçekte ortak değil iseler de, kendi düşüncelerine göre ortak saydıkları için Allah onlara bu ismi vermektedir. Nitekim onlar putları tanrı kabul ettikleri için Allah da onların nitelemesiyle putlara tanrılar diye isim vermiştir. İkincisi, onlar ibadet konusunda putları ortak kıldıkları için onların ortakları diye isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ortaklar onlara, 'Siz bize tapmıyordunuz' diyecekler. Her ne kadar dünyada putlara, konuşma yeteneği verilmemiş ise de, Cenâb-ı Hak kıyamet günü o putları konuşturacaktır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün yer bütün haberlerini anlatır." "O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri işlerde aleyhlerine tanıklık edecektir." Cenâb- Hak bütün bunları, onların aleyhine tanıklık etmeleri için o gün konuşturacaktır. Siz bize tapmıyordunuz. O gün kendilerine tapınmayı reddecek olan muhtemelen meleklerdir, çünkü bir kısım insanlar meleklere tapıyorlardı. İşte bu yüzden o gün melekler, onların kendilerine ibadet ettikleri iddiasını reddedecekler, çünkü ibadet ancak mâbuttan gelen bir emir ile yapılır. Onların putlara tapınmaları ise şeytana tapmak anlamına gelir, çünkü kendilerine putlara tapmalarını emreden şeytandır. Nitekim bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak [Hz. İbrahim'in, babasına], "Babacığım! Şeytana kulluk etme!" dediğini haber vermektedir. Hiç kimse özellikle şeytana kulluk yapmayı kastetmez, ancak putlara kulluk yapmayı onlara emreden şeytan olunca, her ne kadar onlar şeytana kulluk etmeyi kastetmeseler bile, sanki şeytana kulluk etmiş gibidirler. Yukarıda ifade edildiği üzere, sözü edilen tapınmayı putların reddetmiş olmaları da muhtemeldir.

      Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir, diyecekler.

      Yani sizin bize ibadet etmenizle ilgili olarak size bir emir vermediğimize dair hüküm veren ve hâkim olarak Allah yeter, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımızı Allah bilmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kefâ (كَفَىٰ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "k-f-y" kökünün asli anlamının "bir şeyin ihtiyacı tam olarak karşılaması, yetmesi ve başka hiçbir şeye gerek bırakmaması" olduğunu belirtir. Kifayet, eksikliğin zıddıdır ve bir durumun mutlak tatmin noktasına ulaşmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "kifâyet" kavramını "amaca ulaşmak için gereken ölçüde yeterli olmak" şeklinde tanımlar. Ayette putların (veya melekler gibi ortak koşulan varlıkların) "şahit olarak Allah yeter (kefâ)" demesi, ilahi otoritenin mutlaklığını ve O'nun vereceği hükmün üzerine eklenebilecek hiçbir beşeri veya doğaüstü delile ihtiyaç duyulmadığını gösteren teolojik bir teslimiyet ifadesidir.

        şehîden (شَهِيدًا)

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün temel anlamının "hazır bulunmak, bizzat orada olmak, görmek ve bilmek" olduğunu ifade eder. Bir kimsenin şahitlik (şehâdet) yapabilmesi için olayın yaşandığı anda orada bulunması ve gerçeği perdesiz bir şekilde müşahede etmesi gerekir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" eylemini "bir şeyi gözle (basar) veya kalp gözüyle/akılla (basiret) kesin olarak idrak etmek" olarak açıklar. Ayette Allah'ın "şehîd" (mutlak şahit) sıfatıyla anılması, O'nun evrendeki hiçbir olaydan gafil olmadığını; insanların dünyadaki gizli kapaklı tapınma ritüellerini de, putların bu durumdan habersizliğini de an be an perdesiz bir şekilde gördüğünü ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu kelimeyi Kur'an'ın "gayb ve şehâdet" (görünmeyen ve görünen alemler) ontolojisi üzerinden inceler. Izutsu'ya göre ahiret mahkemesinde, dünyada Allah'a ortak koşulan varlıkların bizzat Allah'ı "şahit" (şehîd) olarak çağırmaları, Kur'an'ın dramatik ironisinin zirvelerinden biridir. Müşrikler dünyada Allah'ı unutup bu varlıklara taparken; o varlıklar ahirette kendi masumiyetlerini kanıtlamak için müşriklerin en çok ihmal ettiği o mutlak Yaratıcı'nın (Şehîd'in) her şeyi kuşatan bilgisine sığınmaktadırlar.

        beynenâ (بَيْنَنَا)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şeyin arasının açılması, ayrılması ve mesafenin/farkın ortaya çıkması" anlamlarına geldiğini belirtir. İki nesne veya kişi arasındaki mesafe veya ilişki alanı bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesini "iki veya daha fazla şeyin ortasındaki vasat, aralık" olarak tanımlar. Ayetteki "bizimle sizin aranızda" (beynenâ ve beyneküm) kullanımı, dünyada müşriklerin putlarla kurmaya çalıştıkları o sahte, yapışık ve ayrılmaz teolojik bağın (şirkin) ahirette nasıl radikal bir kopuşa ve aşılmaz bir "mesafeye" dönüştüğünün mekânsal ve dildeki ifadesidir.

        ıbâdetikum (عِبَادَتِكُمْ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün "zillet, yumuşaklık, boyun eğme ve itaatin en uç noktası" anlamına geldiğini belirtir. Direnci tamamen kırılmış ve teslim olmuş bir durumu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramını "küçülmenin ve itaat etmenin son sınırı" olarak açıklar. Ayette putların/ortakların ağzından "sizin ibadetinizden" şeklinde kullanılması, müşriklerin dünyada büyük bir kibirle Allah'a yapmaktan imtina ettikleri bu "mutlak boyun eğme" (ibadet) eylemini, hiçbir faydası olmayan cansız nesnelere veya habersiz varlıklara yönelterek düştükleri ontolojik çelişkiyi vurgular.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun ibadet algısını analiz ederken, bu ayetteki tabloya dikkat çeker. Müşrik, ibadetini (kurbanını, duasını) putlara sunarak onlarla dikey bir "himaye" sözleşmesi (şefaat garantisi) imzaladığını düşünür. Ancak ahiret mahkemesinde ibadet edilen nesne, bu tek taraflı sözleşmeyi yırtıp atar. İbadet, muhatabı tarafından reddedilince anlamını yitirir ve müşriği kozmik bir boşlukta, yapayalnız bırakır.

        ğâfilîn (غَافِلِينَ)

        İbn Fâris, "g-f-l" kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, dikkatsizlik sonucu bir durumun farkında olmamak ve habersiz kalmak" anlamına geldiğini belirtir. Kasıtlı bir inkardan ziyade, algıların kapalı olması veya idrak yoksunluğudur.

        Râgıb el-İsfahânî, "gaflet" eylemini "insanın algısındaki eksiklik veya zihinsel meşguliyeti sebebiyle gerçeği görememesi" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "gaflet" kavramının taşıdığı o çok özel ve ironik kullanıma bu ayet üzerinden dikkat çeker. Kuran psikolojisinde "gafil", genellikle Allah'ın ayetlerine karşı körleşen, dünyevi hazlara dalan inançsız "insan" (müşrik) modelini tanımlamak için kullanılan en temel negatif sıfattır. Ancak bu ayette "gafil" (habersiz/farkında olmayan) sıfatı, müşrikler için değil; müşriklerin uğruna hayatlarını harcadıkları, kurban kestikleri o sahte ilahlar için kullanılır. Putlar, kendilerine yapılan ibadetten "gafil" olduklarını (hiçbir şey hissetmediklerini, algılarının kapalı olduğunu) itiraf ederler. Bu durum, müşriklerin ne kadar boş, sağır ve cansız bir hiçliğe taptıklarını yüzlerine çarpan muazzam bir teolojik alay ve tersine çevirme (inversion) sanatıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X