وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır; bunlar aşağılanmışlık içinde yaşarlar, kendilerini Allah'ın cezasından kurtaracak biri de yoktur. Yüzleri sanki kapkaranlık gecenin bir parçasıyla kaplanmıştır. İşte bunlar da cehennemliklerdir, kendileri orada devamlı kalıcıdırlar.
Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır. Buradaki kötülüğün karşılığı olan ceza meâlindeki ifadeden maksat, hikmetin gereği olarak işlediği kötülüğün dengi olan ceza ile cezalandırmaktır. İyiliğin ve hayrın karşılığı ise, hikmet gereği olarak değil, lütuf ve ihsan yoluyla verilir. Çünkü, insan yaptığı hayırların karşılığını kendi gücüyle hak etmesi bir tarafa, ne kadar uzun yaşarsa yaşasın ve ne kadar gayret gösterirse göstersin, Allah'ın vermiş olduğu nimetlerin bir tekinin bile tam olarak şükrünü eda etmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği, Cenâb-ı Hakk'ın ezelî takdiridir.
Bunlar aşağılanmışlık içinde yaşarlar. Bundan maksat, az önce söylediğimiz gibi onların dünyada yaptıkları kötülüğün eseri olarak zillet içinde ve aşağılanmış bir halde olmalarıdır. Kendilerini Allah'ın cezasından kurtaracak biri de yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi onların, Allah katında kendilerine şefaatçi olacakları ümidiyle putlara tapmalarıdır. Cenâb-ı Hak onların, "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" dediklerini bildirmekte, fakat onlardan Allah'ın azabını engelleyecek hiç kimsenin olmadığını haber vermektedir.
Yüzleri sanki kapkaranlıktır. Denildi ki: Buradaki "uğşiyet (أُغْشِيَتْ) kelimesi "ulbiset ve uğtiyet (أُلْبِسَتْ وَغُطِّيَتْ) anlamına gelir, yani yüzleri karmakarışık ve kararmış hale gelir demektir. Ayette geçen kitaan" (قِطَعًا) kelimesi bütün harfleri harekeli olarak okunduğu gibi kıtan (قِطْعًا) diye de okunmuştur. Denildi ki: Bütün harfleri harekeli olarak "kıtaan" diye okunduğunda, parça anlamına gelen "kıta"nın "kıtaan" çoğulu olur. "T" (ط) harfi harekesiz olarak "kıtan" diye okununca da gecenin bir parçası anlamına gelir. Gecenin bir bölümü kastedilerek "sirnâ bi-kıt'in minelleyli (سِرْنَا بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ) denilir, yani gecenin bir bölümünde yürüdük. Nitekim "Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık" meâlindeki âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, dünyada bulunan siyah yüzler gibi onların yüzlerini siyaha değil, gecenin karanlığına benzetti. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Dünyadaki siyah yüzler, çirkinliğin son haddini göstermezler; çünkü aynı cins ve renge sahip olanlar, öylelerine özenirler ve onları güzel görürler. Dolayısıyla onların birbirlerinden hoşlanmaları, o halin çirkinliğin son haddi olmadığını gösterir. Gece karanlığı ise, insan tabiati ondan nefret eder ve kimse onu güzel bulmaz. İşte bundan dolayı Cenâb- Hak cehennem ehlinin yüzlerini gece karanlığına benzetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
kesebû (كَسَبُوا)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "k-s-b" kökünün temel anlamının "arayıp bulmak, çalışıp çabalamak ve bir şeyi elde etmek/kazanmak" olduğunu belirtir. Kişinin kendi iradesi ve emeğiyle bir eylemi kendine mal etmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "kesb" eylemini "insanın kendi çabasıyla elde ettiği ve sonucuna katlandığı fayda veya zarar" olarak tanımlar. Ayette günah işleyenler için kullanılması, kötülüğün onlara dışarıdan zorla dayatılmadığını, tamamen kendi özgür iradeleriyle "kazandıkları" aktif bir suç olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu kelimeyi Kuran'ın Mekke dönemindeki ticari kelime dağarcığı üzerinden okur. Kâr ve zarar odaklı tüccar zihniyetine hitap eden Kuran, ahlaki eylemleri bir tür "kazanç" (kesb) olarak formüle eder. Kötülük yapanlar, aslında eskatolojik mahkemede iflaslarına yol açacak olan yıkımı "kazanmaktadırlar".
es-seyyiâti (السَّيِّئَاتِ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün asli anlamının "güzelliğin ve iyiliğin zıddı olarak çirkinlik, kötülük ve insana eziyet/zarar veren şey" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesini "insanın dünyada veya ahirette bedensel, ruhsal ya da sosyal olarak acı çekmesine, üzülmesine yol açan her türlü kötü eylem ve durum" olarak açıklar. Ayette, kötülük üretenlerin amellerini tanımlamak için "hasenât"ın (güzelliklerin) tam zıddı olarak konumlandırılmıştır.
Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi arap toplumunda "su'" ve "seyyie" kelimelerinin genellikle hastalığa yakalanmak, kabile savaşını kaybetmek gibi maddi felaketleri ifade ettiğini; ancak Kuran'ın bu kelimeleri ontolojik ve ahlaki bir boyuta taşıyarak "ilahi iradeye karşı işlenen günahlar" olarak yeniden tanımladığını ifade eder.
cezâu (جَزَاءُ)
İbn Fâris, "c-z-y" kökünün "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, borcu ödemek ve eyleme denk düşen bedeli sunmak" anlamına geldiğini belirtir. Burada ne bir fazlalık ne de bir eksiklik vardır; mutlak bir denklik söz konusudur.
Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramını "iyilik veya kötülük olarak yapılan bir işin, kendi cinsinden ve miktarından bir karşılıkla mukabele görmesi" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "kötülüğün cezası kendi misliyledir" (cezâu seyyietin bimislihâ) ifadesinin Kuran'ın adalet felsefesini özetlediğini belirtir. İyilik (ihsan) yapanlara "ziyadesiyle/fazlasıyla" verilirken (26. ayet), kötülük yapanlara sadece ve sadece "yaptıkları kadar" ceza verilir. Bu, ilahi adaletin cezalandırmada sınırı aşmadığını gösteren çok kesin bir hukuki ve teolojik formüldür.
terhekuhum (تَرْهَقُهُمْ)
İbn Fâris, "r-h-k" kökünün "bir şeyi zorla örtmek, aniden basmak, peşinden yetişip yakalamak ve karanlığın bürümesi" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "rehek" eylemini "zilletin, korkunun veya cezanın kişinin yüzünü aniden ve boğucu bir şekilde kaplaması" olarak açıklar. Önceki ayette müminlerin yüzünü bu zilletin kaplamayacağı ("lâ yerheku") belirtilmişken, burada kötülük kazananların yüzlerinin bu karanlık ve korku tarafından istila edileceği belirtilerek zıtlık sanatı (tıbak) tamamlanır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi boyutuna dikkat çeker. Kuran, ahiretteki psikolojik yıkımı görünmez bir ruh hali olarak bırakmaz; onu "terheku" (kaplar/basar) fiiliyle kişinin en görünür yerine, yani yüzüne fiziksel ve estetik bir deformasyon olarak yansıtır.
zilletun (ذِلَّةٌ)
İbn Fâris, "z-l-l" kökünün "boyun eğmek, alçalmak, güç ve itibarın kaybedilmesi" anlamına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi arap bedevisinin en çok korktuğu ve kaçındığı durumun "zillet" (şerefin ayaklar altına alınması) olduğunu belirtir. Kuran, dünyada ilahi ayetlere karşı kibre kapılıp "izzet" taslayanların, nihai mahkemede tam da en çok korktukları o mutlak zilleti ve aşağılanmayı tadacaklarını belirterek sosyolojik değerleri eskatolojik bir cezaya dönüştürür.
âsımin (عَاصِمٍ)
İbn Fâris, "a-s-m" kökünün temelinde "bir şeyi sıkıca tutmak, engellemek, korumak ve savunmak" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "ismet" kavramını "birini kendisine zarar verecek şeyden uzak tutmak ve himaye etmek" olarak açıklar. Ayetteki "Allah'a karşı onları koruyacak hiçbir asım (koruyucu) yoktur" ifadesi, ahiret gününde dünyevi himaye ağlarının tamamen çökeceğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi müşrik zihniyeti bağlamında analiz eder. Mekkeli müşrikler, putlarını ve melekleri Allah'ın azabına karşı kendilerini koruyacak, torpil yapacak "şefaatçiler ve koruyucular" (âsım) olarak görüyorlardı. Ayet, ilahi irade karşısında herhangi bir bağımsız kurtarıcı veya hami figürünün varlığını kökünden reddeder.
uğşiyet (أُغْشِيَتْ)
İbn Fâris, "ğ-ş-y" kökünün asli anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, tamamen kaplamak ve gizlemek" olduğunu belirtir. Kılıf veya perde anlamına gelen "gışâve" de bu köktendir.
Râgıb el-İsfahânî, eylemi "görünmeyi engelleyecek şekilde bir şeyin üstünün bürünmesi" olarak tanımlar. Ayette yüzlerin gece parçalarıyla "örtülmesi/bürünmesi", zilletin ve korkunun yüze o kadar yoğun bir şekilde yerleşmesidir ki, kişinin asıl çehresi bu karanlık perdenin (gışâve) altında görünmez hale gelir.
kıtaan (قِطَعًا)
İbn Fâris, "k-t-a" kökünün "bir bütünden bir kısmı ayırmak, kesmek ve koparmak" anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "kesilmiş, ayrılmış parça" olarak açıklar. Ayette "geceden kesilmiş parçalar" (kıtaan mine'l-leyl) tamlaması, günahkârların yüzündeki karanlığın sıradan bir gölge olmadığını; adeta zifiri geceden somut birer kütle/parça kesilip onların yüzlerine yapıştırılmış gibi dehşetli, yoğun ve koyu bir zulmet olduğunu ifade eden çok güçlü bir benzetmedir.
muzlimen (مُظْلِمًا)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının "noksanlık, bir şeyi asıl yerinden kaydırmak ve ışığın yokluğu/karanlık" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zulmet" kavramını "aydınlığın ve nurun yokluğu" olarak tanımlar. Ayette gecenin parçalarının "kapkaranlık" (muzlim) sıfatıyla pekiştirilmesi, bu örtünün içinde en ufak bir ümit ışığı veya merhamet pırıltısı barındırmadığını gösterir.
Angelika Neuwirth, bu tasviri Geç Antik Çağ'ın zıtlık (kontrast) retoriği bağlamında değerlendirir. Kuran'ın cennet ehlinin yüzünü tasvir ederken kullandığı aydınlık (nûr) ve beyazlık metaforlarına karşı, cehennem ehlinin yüzü ontolojik bir "ışık yoksunluğu" (muzlim) ile resmedilir. Karanlık, sadece bir renk değil; Allah'ın lütfundan, bilgisinden ve merhametinden ebediyen koparılmışlığın simgesidir.
eshâbu (أَصْحَابُ)
İbn Fâris, "s-h-b" kökünün "bir şeye eşlik etmek, yakınlık kurmak, ayrılmayıp sürekli beraber bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "ister fiziksel, ister mekânsal, isterse inançsal olsun bir şeye sıkıca bağlı olan, ondan ayrılmayan yoldaşlar/sakinler" olarak tanımlar. Ayette günahkarların "Ashâbu'n-Nâr" (Ateşin yoldaşları/sakinleri) olarak isimlendirilmesi, onların cehenneme tesadüfen düşmediklerini; dünyadaki kötü "kesb"leri (kazançları) sonucunda ateşle aralarında ontolojik, ayrılmaz bir "yoldaşlık/aidiyet" bağı kurduklarını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla