Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 26. Ayet

    لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lilleżîne ahsenû-lhusnâ veziyâde(tun)(s) velâ yerheku vucûhehum katerun velâ żille(tun)(c) ulâ-ike as-hâbu-lcenneti hum fîhâ ḣâlidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerinde ne toz toprak bulaşığı olur ne de aşağılanmışlık izi. İşte bunlar cennetlik kullardır, kendileri orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.

      Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Bu âyetin işaret ettiği anlam hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Dünyada güzel yapanlara, bu güzelliğin karşılığı olarak âhirette daha güzeli vardır, o da cennettir. Burada cennete daha güzeli (الْحُسْنَى) diye isim verilmiştir, çünkü o dünyada yapılan güzelliğin karşılığıdır. Nitekim cehenneme de "sua (السُّوءَى) denilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İyiliğin karşılığı da ancak işte böyle iyiliktir". "Kötülükte ileri gidenlerin hali ne fena oldu!" Çünkü cehennem kötülüğün karşılığıdır. Bir de fazlası vardır. Dendi ki: Bundan maksat, kulların kalplerine yerleştirilen muhabbet duygusudur, güzel işler yapan herkes onu sever. Ayrıca insanların kalplerine konulan heybettir, üzerinde bir otorite ve baskı olmadığı halde herkes ondan çekinir. Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Yani o güzellik gibi ve onun on katı kadar veya yediyüz katı kadar ve Allah'ın dilediği kadar fazlası vardır. Şu âyet-i kerîme buna işaret etmektedir: "Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır" . Bazıları şöyle der: Buradaki fazla anlamına gelen " ziyade" (زِيَادَةٌ) kelimesi ile kastedilen rü'yet, yani Cenâb-ı Hakkı görmek ve O'na bakmaktır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır". Bazıları da şöyle dedi: Buradaki fazlalıktan maksat, kötülüklerle karışmış bile olsa iyiliklerin kabul edilmesidir, kötülüklerle karmaşık olsa dahi Cenâb-ı Hak, lütfu ve rızasıyla insanların yaptıkları iyilikleri kabul eder. Bu, fazilet ve ihsan yoludur; çünkü Cenâb-ı Hak daha önce ona, bütün ömrü boyunca çalışsa bile karşılığını tam olarak ödeyemeyeceği ölçüde nimetler vermişti. Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fazlalıktan maksat, tek bir inciden yapılan ve dört kapısı bulunan bir odadır. Cenâb-ı Hakk'ın âyette belirtmiş olduğu fazlalıktan maksadın ne olduğunu, Allah'tan gelen bir haberden başka bir yolla bilemeyiz. Bazıları şöyle dedi: Daha güzeli, akılların erip idrak ettiği ve hayallerin tasavvur ettiği şeydir. Fazlası ise, akılların ermediği, idrak etmediği ve hayallerin tasavvur dahi edemediği şeydir. Nitekim Resûlullah (s.a.) da, "Hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan zihninin hayal bile edemediği" buyurmaktadır.

      Onların yüzlerinde ne toz toprak bulaşığı olur ne de aşağılanmışlık izi. Denildi ki: Onların yüzlerinde, cehennem ehlinin yüzleri için söylenen toz-toprak ve kir-pas bulunmaz. Cehennem ehlinin yüzlerine dair Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: "Birtakım yüzler o gün toza toprağa bürünmüş, kapkara kesilmiştir". Cennet ehlinin yüzlerini de şöyle niteledi: "O gün bir takım yüzler ışık saçar; güleçtir, müjde almıştır". En doğrusunu Allah bilir ya, bu, onların dünyada yaptıkları güzel şeylerin karşılığı olarak kendilerine verilen güzelliğin, dünyada sahip oldukları nimetlerin Allah'tan başkasından gelmediğine inanmalarının ve bu nimetlerin karşılığı olarak Allah'tan başkasına şükretmemelerinin bir sonucudur. Âyet-i kerîmede cehennem ehli hakkında zikredilen "toza toprağa bürünmüş ve kapkara kesilmiş yüz” hali de, dünyada Allah'tan başkasına kulluk yapmalarının, sahip oldukları nimetler karşılığında Allah'tan başkasına şükretmelerinin ve dünyada iken yapmış oldukları bunlara benzer kötülüklerin sonucudur. En doğrusunu Allah bilir. İşte bunlar cennetlik kullardır, kendileri orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ehsenû (أَحْسَنُوا)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "h-s-n" kökünün temel anlamının "güzellik, hoşa giden şey, iyilik ve çirkinliğin (kubh) zıddı" olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "ihsan" fiili, bir işi en güzel ve eksiksiz biçimde yapmayı veya başkasına iyilikte bulunmayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "ihsan" kavramını iki farklı boyutta inceler. Birincisi, başkasına nimet vermek ve iyilik yapmaktır. İkincisi ise, kişinin kendi eylemini, ahlakını ve ibadetini kusursuz bir güzellikte (ihlasla) yerine getirmesidir. Ayetteki "ehsenû" (güzellik/iyilik üretenler) ifadesi, inancını salih amellerle estetik ve ahlaki bir zirveye taşıyan müminleri tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu eylemi İslam öncesi (cahiliye) dönemin değer yargılarıyla karşılaştırmalı olarak analiz eder. Kabile toplumunda "iyilik", genellikle soya bağlı kabilevi cömertlik veya kahramanlık iken; Kuran, "ihsan" kavramıyla eylemin merkezine evrensel bir ahlakı, Allah'ın rızasını ve insanın içsel estetiğini (samimiyetini) yerleştirerek ahlaki paradigmayı tamamen değiştirmiştir.

        el-husnâ (الْحُسْنَى)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "h-s-n" kökünün özündeki "mutlak güzellik ve iyilik" vurgusunu yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "ahsen" (en güzel) kelimesinin müennes (dişil) formu olduğunu ve "en güzel olan, en iyi sonuç, en üstün karşılık" anlamına geldiğini belirtir. Kuran eskatolojisinde (ahiret inancında) dünyadaki "ihsan" eyleminin karşılığı olarak verilen "el-husnâ", varılabilecek en güzel makam olan Cennet'in özel ismidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "ehsenû" (güzellik yapanlar) ile "el-husnâ" (en güzel karşılık) kelimeleri arasındaki etimolojik ve retorik uyuma dikkat çeker. Kuran, insanın dünyevi eylemi ile uhrevi (ahirete ait) ödülü arasında ontolojik bir bağ kurar; dünyada üretilen ahlaki güzellik, ahirette somut bir "Güzellik Yurdu" (Cennet) olarak kişinin karşısına çıkar. İlahi adalet, eylemin kendi cinsinden (güzelliğe güzellik) bir karşılıkla tecelli eder.

        ziyâdetun (وَزِيَادَةٌ)

        İbn Fâris, "z-y-d" kökünün temel anlamının "bir şeyin büyümesi, artması, asıl ölçüsünün veya sınırının ötesine taşması" olduğunu belirtir. Mevcut olanın üzerine eklenen her türlü fazlalık bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" kavramını "kişinin hak ettiğinin veya beklediğinin çok ötesinde verilen ilave nimet" olarak tanımlar. Ayette "el-husnâ" (Cennet) nimetine ek olarak bir "ziyade"den bahsedilmesi, ilahi lütfun matematiksel bir karşılıkla sınırlı kalmayıp, aklın tasavvur edemeyeceği sınırsız bir boyuta ulaşacağını gösterir.

        Celaleddin el-Suyuti, el-İtkân ve tefsir külliyatından aktardığı klasik birikimle, ayetteki bu "ziyade" kelimesinin teolojik mahiyetini inceler. Erken dönemden itibaren İslam alimlerinin bu "ekstra nimeti" salt fiziksel bir cennet lütfu olarak değil; "Allah'ın cemalini görmek" (Rü'yetullah) olarak tefsir ettiklerini, böylece kelimenin maddi bağlamdan çıkarılıp en üst düzey ruhsal ve aşkın bir ödüle dönüştürüldüğünü kaydeder.

        yerheku (يَرْهَقُ)

        İbn Fâris, "r-h-k" kökünün asli anlamının "bir şeyi zorla örtmek, aniden basmak, yetişip yakalamak ve karanlığın/zulmetin bürümesi" olduğunu ifade eder. Eylemde yavaş bir yayılmadan ziyade, karşı konulamaz, boğucu ve şiddetli bir istila etme vurgusu hakimdir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rehek" eylemini "zilletin, karanlığın veya belanın kişinin yüzünü/bedenini aniden kaplaması" olarak açıklar. Ayette iyilik yapanların yüzlerini bir karanlığın "kaplamayacağı" (lâ yerheku) belirtilerek, ahiretteki psikolojik ve fiziksel emniyet durumu bu negatif fiilin reddi üzerinden son derece çarpıcı bir biçimde tasvir edilir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın psikolojik tasvir yöntemlerini incelerken bu fiilin gücüne değinir. Kuran, ahiretteki ruh hallerini genellikle insanın en dışa dönük aynası olan "yüz" üzerinden yansıtır. Günahkarların yaşayacağı o boğucu, anlık dehşetin (rehek) iyilik sahiplerinden uzak tutulması; dünyada Allah'tan korkanların, asıl korkulacak günde o şiddetli psikolojik istiladan korunacaklarının teolojik bir ilanıdır.

        katerun (قَتَرٌ)

        İbn Fâris, "k-t-r" kökünün "duman, toz, is ve karararak ortaya çıkan kötü/kasvetli gölge" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kater" kelimesini "siyahımsı bir toz veya yüzü kaplayan kasvetli duman" olarak tanımlar. Ahiret bağlamında bu kelime, sıradan bir fiziksel kiri değil; derin bir hüznün, pişmanlığın ve ilahi azap beklentisinin yüzde yarattığı o karanlık, korkunç ve kasvetli ruh halinin dışa vurumunu temsil eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), et-Tefsîru'l-Beyânî usulüyle kelimenin edebi ve estetik kurgusunu analiz eder. Kuran'ın eskatolojik sahnelerinde, içsel yıkım daima fiziksel bir deformasyonla ("kater" - yüzün islenmesi/kararması) sahnelenir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "kater", kelimenin fonetik yapısındaki ağırlıkla da uyumlu olarak, ruhun yaşadığı cehennemi daha o bedene girmeden önce yüzde resmeden olağanüstü bir plastik/görsel metafordur.

        zilletun (ذِلَّةٌ)

        İbn Fâris, "z-l-l" kökünün "boyun eğmek, alçalmak, itaat etmek, güç ve onurun kaybedilerek zayıf düşülmesi" anlamına geldiğini belirtir. İzzet ve şerefin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, zillet kavramını "insanın baskı, ceza veya kendi acziyeti sonucunda düştüğü aşağılanma, hor görülme ve itibar kaybı durumu" olarak açıklar. Yüzleri kaplayan "kater" (karanlık/is) fiziksel bir kararmayı ifade ederken, "zillet" o kararmaya eşlik eden ruhsal çökmüşlüğü ve statü kaybını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun değerler hiyerarşisinde "zillet" kavramının yerini inceler. Gururlu, kibirli ve şerefine (mürüvvet) aşırı düşkün bedevi Arap için "zillet" (aşağılanma), ölümden bile daha korkunç, varoluşsal bir felakettir. Kuran, bu kabilevi kibir ve onur algısını alarak ahiret sahnesine taşır; dünyada sahte bir izzetle (kibirle) Allah'ın ayetlerine direnenlerin asıl ve ebedi "zilleti" o gün tadacaklarını, ancak dünyada mütevazı (ihsan sahibi) olanların bu zilletten kurtulacaklarını belirterek sosyolojik değerleri teolojik bir düzleme oturtur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, zilletin ahiretteki tezahürünü ilahi adalet terazisiyle ilişkilendirir. Zillet, rastgele bir ceza değil; dünyevi gücüne dayanarak tuğyan (taşkınlık) eden, peygamberleri aşağılamaya çalışan zalimlerin "kendi işlediklerinin kendi cinsinden bir yansıması"dır. Kibir, kıyamet gününde fizyolojik ve psikolojik bir zillet formuna dönüşerek bedeni kuşatır.

        hâlidûn (خَالِدُونَ)

        İbn Fâris, "h-l-d" kökünün temel anlamının "bir şeyin aynı halde uzun süre kalması, bozulmaması, kalıcılık ve devamlılık" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramını "bir şeyin dış etkenlerden korunarak, bozulmadan ve değişmeden kendi halini sürdürmesi" olarak tanımlar. Ayette cennet ehlinin orada "hâlidûn" (ebedi kalıcılar) olması, ulaştıkları bu mutlak iyilik, güzellik ve güvenlik halinin (el-husnâ ve ziyade) zamanın yıpratıcı etkisinden, ölümden ve bitme korkusundan tamamen arındırıldığını gösterir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında, kelimenin köken itibarıyla Arapça olduğunu kabul etmekle birlikte; "Hulûd" kelimesinin spesifik olarak "Cennet veya Cehennemdeki sonsuz, ebedi ruhsal/bedensel yaşam" anlamında dini bir terime dönüşmesinde, Hristiyan ve Yahudi Ortadoğu havzasındaki eskatolojik ebediyet kavramlarının (örneğin Süryanice ebediyet tasavvurlarının) Arap yarımadasındaki teolojik dili şekillendirmesinin izleri olduğunu iddia eder.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın ve cahiliye döneminin zaman algısı üzerinden kelimeyi değerlendirir. İslam öncesi Arap şiirinde en büyük trajedi, her şeyin "Dehr" (körü körüne işleyen zaman) tarafından yok edileceği, hayatın kalıcı olmadığı hüznüydü. Neuwirth'e göre Kuran, "hulûd" (ebediyet) vaadiyle bu paganik varoluşsal çaresizliğe doğrudan cevap verir; Dehr'in yıkıcılığını iptal ederek, insanın en derin arzusu olan "kalıcılığı", Allah'ın bir ödülü olarak yeniden kurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X