Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 25. Ayet

    وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Va(A)llâhu yed’û ilâ dâri-sselâmi veyehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor.

      Dârü's-Selâm

      Allah esenlik yurduna çağırıyor. Bu beyanla neyin kastedildiğine dair farklı görüşler vardır. Esenlik yurdundan maksadın cennet olduğu söylenmiştir. "Selâm ile Allah kastedilmiştir, çünkü Cenâb-ı Hak onu kendi zâtına nispet etmektedir. Nitekim başka bir âyette "Mescitler yalnız Allahındır" buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyette de Allah cenneti "Selâm"a nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Esenlik yurdun'dan maksat şayet cennet ise, o zaman âyetteki mescitler, Allah'a yaklaşmaya çalışılan yerler anlamına gelir. Cennet de her türlü lezzetin ve arzuların karşılandığı yerdir. Cennet ehli her türlü âfetten salim olduğu için Cenâb-ı Hak, onu selâm kelimesine nispet etmektedir. Mescitler ise, Allaha yaklaşılmaya çalışılan yerler olduğu için özellikle Allah'a nispet edilmiştir. Bazıları esenlik yurdundan maksat İslâmdır der. Bu iki yorumda İslâm esenlik yurdu دار السلام diye, cennet de aynı şekilde isimlendirildiğine göre, her biri için iki izah yapılabilir. Birincisi, İslâm'a esenlik yurdu diye isim verildi, çünkü oraya giren herkes, her türlü korkudan ve âfetten emin olur, selâmette kalır. İkincisi, İslâm'a esenlik yurdu diye isim verildi, ona nispet edildi. Tıpkı "Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada Cenâb-ı Hak onun, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olduğunu haber vermektedir. İslâm'ın kendisine nispeti de böyledir. Esenlik yurdu anlamına gelen "dârü's-selâm"dan maksadın cennet olduğunu söyleyenlere gelince; (birincisi), cennete giren herkesin her türlü korkudan ve âfetten emin ve salim olduğu için ona esenlik yurdu ismi verilmiştir. İkincisi, âyetteki dar (الدَّارِ) kelimesinden maksat cennettir, Selâm da Allah'tır; cennet Allah dostlarının mekânı olduğu için Cenâb-ı Hak onu kendine nispet etmektedir. Bazı şeyler, Allah'ın dostları kastedilerek Cenâb- Hakka nispet edilebilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebû Kılâbeden rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "Bana denildi ki: Gözün uyusun, fakat kalbin açık olsun ve kulağın duysun! Bunun üzerine gözlerim uyudu, ancak kalbim ve kulaklarım açık kaldı. Sonra denildi ki: Bir efendi bir saray yaptı, sonra bir ziyafet hazırladı ve insanları davet için elçi gönderdi. Davetçiye uyan saraya girer, ziyafet sofrasından yer, efendi de ondan hoşnut olur. Davetçiye uymayan da ne o saraya girebilir, ne ziyafet sofrasından yiyebilir ve ne de efendi ondan hoşnut olur. Buradaki efendi Allah'tır, saray İslâmdır, sofra cennettir, davetçi de Muhammed aleyhisselâmdır". Eğer bu rivayet sabit ise, bazı yorumcuların söyledikleri gibi saraydan maksadın İslâm olduğu görülmektedir. Başka bir rivayette Câbir b. Abdullah (r.a.) şöyle dedi: Bir gün Resûlullah (s.a.) yanımıza geldi ve şöyle dedi: "Rüyamda Cebrâîl'i baş ucumda, Mîkâîl'i de ayak ucumda dururken gördüm; biri diğerine şöyle diyordu: Onun için bir darb-ı mesel söyle dedi, o da şöyle söyledi: Dinle! Kulağın duysun! Anla, kalbin de idrak etsin! Senin ve ümmetinin misali, tıpkı saray yaptıran bir krala benzer. Kral, sarayın içinde bir konak yaptırmış, sonra oraya bir sofra kurmuş, sonra bir elçi gönderip insanları yemeğe davet etmiş! İnsanlardan bir kısmı elçinin getirdiği daveti kabul etmiş, ama bir kısmı kabul etmemiş! Buradaki kral, Allah'tır! Saray, İslâm'dır! Konak, cennettir! Sen ise ya Muhammed, elçisin! Sana uyan İslâm'ı benimser, İslâm'ı benimseyen cennete girer. Cennete giren de sofradaki nimetlerden yer" . Eğer sahih ise bu rivayet de, âyet-i kerîmede belirtilen "dârü's-selâm"dan maksadın İslâm olduğunu kanıtlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Hidâyet

      Allah esenlik yurduna çağırıyor. Cenâb-ı Hak burada dilediğini anlamındaki kelime ile hidâyet konusunda bir istisna getirmekte, fakat davet konusunda bu istisnayı belirtmemektedir. Bu, esenlik yurduna davet edilen herkese hidâyeti (doğru yolu) nasip etmediğinin bilinmesi içindir; doğru yolu ancak hidâyeti seçeceğini bildiği kişilere nasip eder. Bu âyet, Kaderiyye'nin aleyhinedir. Sonra hidâyet üç çeşittir. Birincisi davettir, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Her topluluğun bir kılavuzu vardır". İkincisi beyandır, nitekim Cenâb-ı Hak bu anlamda "hidâyet ve rahmet olan bir kitap" yani Kur'an'ı nitelemiştir. Üçüncüsü de başarıya ulaşmak ve kurtulmaktır. İnsan başarıya ulaştırılırsa hidâyete erdirilir. Hidâyet burada başarıya ulaşmak anlamında kullanılmıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yed'û (يَدْعُو)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "d-a-v" kökünün asli anlamının "birine seslenmek, onu çağırmak ve bir şeyi talep etmek" olduğunu belirtir. Davet, hem birini bir yere çağırmayı hem de birinden bir şey istemeyi (dua) kapsayan geniş bir iletişim eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "dua" ve "davet" kavramlarını incelerken, bu ayetteki kullanımı Allah'ın kullarını hidayete, esenliğe ve kurtuluşa "yöneltmesi/çağırması" olarak tanımlar. Allah'ın daveti, sadece sözlü bir hitap değil; gönderdiği elçiler, indirdiği kitaplar ve akla hitap eden ayetler yoluyla insanı en hayırlı olana doğru çekme iradesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında bu fiili Kur'an'ın teolojik iletişim modeli bağlamında analiz eder. Izutsu'ya göre "davet", Tanrı ile insan arasındaki dikey ilişkinin başlangıç noktasıdır. Allah, insanı cahiliye karanlığından ve ihtilaflardan (19. ayet) çıkarıp mutlak barışa çağırmaktadır. Bu çağrı, insanın özgür iradesine sunulmuş en üst düzey tekliftir.

        dâris-selâmi (دَارِ السَّلَامِ)

        İbn Fâris, "d-v-r" kökünün "çevresi olan, dönülen ve ikamet edilen yer" anlamına geldiğini; "s-l-m" kökünün ise "her türlü eksiklikten, hastalıktan, korkudan ve kargaşadan arınmışlık, esenlik" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Dâru's-Selâm" tamlamasını iki şekilde açıklar: Birincisi, "Selâm"ın bizzat Allah'ın isimlerinden biri olması hasebiyle "Allah'ın yurdu" (Cennet); ikincisi ise hiçbir kederin, yaşlanmanın ve ölümün uğramadığı "mutlak selâmet ve huzur yurdu"dur. Önceki ayette tasvir edilen "geçici ve her an yok olabilen dünya hayatı" meseline karşılık, burası sarsılmaz bir güvenlik alanıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "Selâm" kelimesinin dini bir esenlik ve selâmet terimi olarak kullanılmasında, İbranice "Şalom" ve Süryanice "Şlâmâ" kelimelerinin Yakındoğu monoteizmindeki yerleşik anlamlarının Kuran terminolojisindeki izdüşümü olduğunu savunur.

        yehdî (يَهْدِي)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "yol göstermek, öne düşüp rehberlik etmek ve nazikçe bir hedefe ulaştırmak" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını "lütuf ve nezaketle bir gayeye yönlendirmek" olarak tanımlar. Ayette Allah'ın daveti genel iken (tüm insanlığadır), hidayeti "dilediğine/dileyene" (men yeşâu) tahsis etmesi; davete icabet eden ve o yolda çaba sarf edenlere Allah'ın başarı, sebat ve uyanıklık lütfetmesi olarak izah edilir.

        Toshihiko Izutsu, hidayet kavramını çöl hayatının "yolunu kaybetme/bulma" (dalâlet/hüdâ) metaforları üzerinden inceler. Izutsu'ya göre hidayet, belirsizliklerle ve sahte süslerle (zuhruf) dolu dünya hayatında, insanın yönünü şaşırmadan "Dâru's-Selâm"a ulaşmasını sağlayan ilahi bir navigasyon sistemidir.

        sirâtın (صِرَاطٍ) / mustekîmin (مُّسْتَقِيمٍ)

        İbn Fâris, "s-r-t" kökünün "yutmak ve geniş bir yol" anlamına geldiğini belirtir. Yol o kadar geniştir ki sanki üzerinde yürüyenleri içine alıp yutmaktadır. "k-v-m" kökünden gelen müstakim ise "eğriliği olmayan, dümdüz, ayakta ve dengeli duran" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Sırat-ı Müstakim" kavramını "hiçbir sapması olmayan, en kısa, en açık ve insanı doğrudan hedeflediği hakikate ulaştıran ilahi yol" olarak tanımlar. Bu yol, ahlaki dengeyi (itidali) ve tevhidi temsil eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "Sırat" kelimesinin Latince "strata" (döşenmiş geniş yol) kelimesinden, Aramice üzerinden Arapçaya geçmiş olabileceğini belirtir. Bu kelime, Kuran'da sıradan bir patikayı değil, bir otorite tarafından inşa edilmiş, sınırları belli ve emniyetli "yol"u ifade etmek için seçilmiştir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın teolojik coğrafya tasavvurları içinde bu tamlamayı değerlendirir. Neuwirth'e göre "Müstakim" sıfatı, sadece yolun düzlüğünü değil, aynı zamanda o yolun metafiziksel sağlamlığını ve değişmezliğini (ebediyetini) simgeler. Dünyanın aldatıcı ve devingen (mesel) doğasına karşı, Sırat-ı Müstakim insanın tutunabileceği en sağlam ve rasyonel zemin olarak sunulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X