Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 22. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî yuseyyirukum fî-lberri velbahr(i)(c) hattâ iżâ kuntum fî-lfulki vecerayne bihim birîhin tayyibetin veferihû bihâ câet-hâ rîhun ‘âsifun vecâehumu-lmevcu min kulli mekânin vezannû ennehum uhîta bihim(ﻻ) de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne le-in enceytenâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar, üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler, (işte bu durumda) Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız' diye -din ve ibadeti yalnız O'na özgü kılarak- Allah'a dua ederler.

      Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur meâlindeki beyan, karada ve denizde yol alıp ilerlemeniz için her şeyi sizin istifadenize veren O'dur demektir, bundan maksat da kendileriyle karaların ve denizlerin katledildiği binit hayvanları ve gemilerdir. Aynen şu âyette ifade buyurulduğu gibi: "Sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde Rabb'inizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik!" Şöyle de denildi: Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur, yani karayı ve denizi size boyun eğdiren O'dur, bunların ikisi de korku ve helâk olma yeridir; oralarda ihtiyaçlarınızı karşılamanız için sizi koruyor. Karaların ve denizlerin felâketlerinden korumak yaratıkların gücü dâhilinde değildir. Cenâb- Hak lütfederek, ihtiyaçlarını karşılamaları için oraları dolaşanları korumuştur. Nitekim bir âyette, "Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur" buyurmuş ve âyetin devamında bunun gibi çeşitli faydalarını zikretmiştir. Şayet Cenâb-ı Hak bunları insanların istifadesine vermeseydi ve kendilerini korumasaydı, insanlar bunlardan faydalanmaya ve kendilerini onların tehlikelerinden korumaya güçleri yetmezdi. Yüce Allah, insanları nimetlerine şükretmeye yöneltmek için onlara vermiş olduğu nimetleri ve lütfunu kendilerine hatırlatmaktadır.

      Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan. Bu beyanın, Cenâb-ı Hak onu yarattı ve sizin karada ve denizde yürüyüp seyahat etmenizi sağladı anlamına gelmesi muhtemeldir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Orayı seyahati uygun konaklara ayırdık. Oralarda geceleri seyahat edin, dedik". Burada kullanılan "takdir" (التَّقْدِيرُ) kelimesi yaratmak anlamına gelir, "mukadder" (الْمُقَدَّرُ) de yaratılandır. Burada kulların fiillerinin Allah tarafından yaratıldığına işaret vardır. Çünkü yürüyüp seyahat etmek, yaratılanların fiilidir ve Cenâb-ı Hak onu kendine nispet etmektedir. Bu da, insanların fiillerini Allah'ın yarattığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan. Bu beyanda Cenâb-1 Hak bizzat karanın ve denizin kendisini kastetmemiş gibidir. Fakat Allah, insanların daima kendisine şükretmeleri için onlara her türlü halde ve her zaman diliminde vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaktadır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Karada ve denizde düzen bozuldu". Burada da bizzat karanın ve denizin kendisini kastetmemiştir, içinde sular bulunan ve bulunmayan yerleri kastetmiştir. Yani her yerde düzen bozuldu, demektir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Cenâb- Hak, her yerde ve her türlü ahvalde insanlara vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Gemide bulunduğunuzda, yani gemiye bindiğinizde. Güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğünde. Yani gemiler hoş bir rüzgârla insanları götürdüğünde. Cenâb-ı Hak gemilerin denizde suyun akışıyla akıp gitmediklerini haber vermektedir, çünkü denizin suyu görünürde durgundur, gemileri orada rüzgâr kaydırıp götürmektedir. Dalgalar da böyledir, onlar suyun şiddetli akıntısından meydana gelmemekte, dalgayı suyun kendisi yaratmamakta, rüzgârın dalgaları sallayıp hareket ettirmesiyle oluşmaktadır. İnsanlar orada sevinç içinde olurlar. Yani insanlar orada sevinçli ve mutludurlar. Sevinç içinde olurlar meâlindeki cümlenin, sevinçten şımarırlar ve taşkınlık gösterirler anlamına gelmesi de muhtemeldir.

      O sırada onları bir fırtına yakalar, üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar. Cenâb- Hak, gemilerin akıp gitmesiyle hissedilen mutluluğun rüzgâr sayesinde olduğunu, ayrıca gemileri kırıp parçalayan, yolcuları da helâk eden şiddetli fırtınanın ve gök gürültüsünün de rüzgâr ile meydana geldiğini haber vermektedir. Bunu da nesnelerin bazan uygun, bazan da bozuk olmasının kendilerinden değil, onun hakkında konulan sınırları korumak gerektiğinin bilinmesi için haber vermiştir. Ateş de böyledir; bazan yakar ve bozar, ama bazan da düzeltir. Bu da kendisi hakkında konulan sınırları muhafaza içindir. Kezâ su da bazan düzeltir, bazan da helâk eder; onun için konulan sınırlara uyulursa ıslah eder, uyulmayınca da bozar. Yoksa bir şeyin bizzat kendisinin bazan düzeltme, bazan da bozma ihtimali yoktur, ancak bu onun için konulan sınırların muhafaza edilmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kesin Bilgi ve Zann-ı Galip

      Kuşatıldıklarını zannederler. Denildi ki: Onlar kesin olarak helâk edileceklerini anlarlar. Fakat olayın meydana geldiği sırada bir şeyi kesin olarak bilmek, ancak doğru bir haberle mümkün olur. Çünkü belli olmaz, belki Cenâb- Hak onu başlarından bertaraf edecektir, dolayısıyla o kesin bilgi değildir. Fakat pek çok şeyde zann-1 galip, kesin bilgi gibi kabul edilir. Görmez misin ki Allah, zaruret halinde ölü eti yemeyi zann-ı galipten dolayı mübah kılmıştır. Çünkü insanın bu yüzden ölmemesi mümkündür. Aynı şekilde ölümle tehdit edilen birinin küfür kelimesini diliyle söylemesi de zann-1 galipten dolayı mübah görülmüştür. Yoksa insan, öldürüleceğini kesin bir bilgi ile bilmemektedir. Fakat bazı durumlarda zann-ı galip, kesin ve kuşatıcı bilgi kabul edilir. İşte, onlar kesin olarak kuşatıldıklarını anlarlar meâlindeki cümle de zann-ı galibe dayanan bilgi anlamındadır.

      Din ve ibadeti yalnız O'na özgü kılarak Allah'a dua ederler. Onlar başlarına gelen belâları defetmekte, taptıkları putlardan ümitlerini kesince, hemen Allah'a sığınırlar ve O'na gönülden bir samimiyetle dua ederler, şöyle derler: Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yuseyyirukum (يُسَيِّرُكُمْ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "s-y-r" kökünün temel anlamının "gitmek, yürümek, bir yerden bir yere intikal etmek ve hareket" olduğunu belirtir. Su veya kervan gibi sürekli ve akıcı bir biçimde ilerleyen nesnelerin hareketini ifade etmek için bu kök kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "seyr" kavramını "yeryüzünde yürümek ve ilerlemek" olarak açıklar. Ayette Allah'ın "yuseyyirukum" (O sizi yürütür/gezdirir) fiiliyle özne (fail) konumunda olması; insanın karadaki ve denizdeki seyahatinin, onun kendi bedensel gücü veya ürettiği teknolojiden ziyade, bizzat ilahi kudretin evrene yerleştirdiği fiziksel yasaların (suyun kaldırma kuvveti, hayvanların evcilleştirilmesi vb.) bir lütfu olarak gerçekleşebildiğini gösteren teolojik bir vurgudur.

        el-berri (الْبَرِّ) / el-bahri (الْبَحْرِ)

        İbn Fâris, bu iki kelimenin zıt görünseler de anlamsal olarak ortak bir temelden beslendiklerini ifade eder. "b-r-r" kökü, enginlik, genişlik ve ufkun açıklığını (kara) ifade ederken; "b-h-r" kökü de aynı şekilde suyun enginliği, derinliği ve genişliği anlamına gelir. İkisi de insanı aşan bir uçsuz bucaksızlık barındırır.

        Râgıb el-İsfahânî, berr ve bahr'ın insanın yeryüzündeki tüm mekânsal algısını ve yaşam alanını kapsayan iki temel unsur olduğunu belirtir. Ayette bu iki geniş alanın zikredilmesi, insanın yeryüzündeki mutlak egemenliğini değil, Allah'ın izniyle ve O'nun koyduğu sınırlar dahilinde bu devasa mekanlarda hareket edebildiğini (nimet) hatırlatır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde Kuran'ın doğa teolojisi (ayetler) bağlamında bu iki kelimeyi değerlendirir. Izutsu'ya göre Kur'an, insanın doğa (kara ve deniz) üzerindeki hakimiyetini ve seyahat edebilme özgürlüğünü sıradan, rasyonel bir vaka olarak değil; Yaratıcı'nın şefkatiyle insana sunulmuş, tefekkür edilmesi gereken mucizevi "işaretler" (ayetler) olarak okuyucusuna sunar.

        el-fulki (الْفُلْكِ)

        İbn Fâris, "f-l-k" kökünün "yuvarlaklık, dairesel olma ve dönme" anlamlarını taşıdığını belirtir. Yıldızların döndüğü yörüngeye "felek" dendiği gibi; denizin üzerinde yörünge çizerek ilerlemesinden veya omurgasının/gövdesinin kavisli/yuvarlak yapısından dolayı gemiye de "fulk" adı verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, lügatte gemi anlamına gelen bu kelimenin, Kuran terminolojisinde insanın denizin yıkıcı gücüne karşı hayatta kalmasını ve ilerlemesini sağlayan en büyük ilahi lütuflardan (teshîr) biri olarak anıldığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin saf bir Arapça kökten ziyade denizcilik terminolojisi yoluyla Arapçaya geçmiş yabancı bir kelime (loanword) olma ihtimali üzerinde durur. Jeffery, kelimenin Yunanca "epholkion" (küçük gemi, yedek kayık) veya Akatça kökenli denizcilik terimlerinden eski dönemlerde Arap diline sızdığını ve Kuran'ın o dönemin kültürel hafızasında yerleşik olan bu denizcilik sözcüğünü kullanarak muhataplarına hitap ettiğini savunur.

        tayyibetin (طَيِّبَةٍ)

        İbn Fâris, "t-y-b" kökünün temelinde "insan tabiatının hoşlandığı, lezzetli, temiz, rahatlatan ve eziyet vermeyen şey" anlamının bulunduğunu söyler. Kötünün (habîs) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, rüzgarın "tayyibe" olarak nitelendirilmesini; fırtına veya kasırga boyutunda olmayan, gemiyi sarsmayan, yolculara güven ve ferahlık vererek tam hedeflenen yöne doğru mutedil (tatlı) bir şekilde esmesi olarak açıklar. Bu, ilahi rahmetin deniz üzerindeki somut, fiziksel bir tecellisidir.

        farihû (فَرِحُوا)

        İbn Fâris, "f-r-h" kökünün "kalbin genişlemesi, sevinç, neşe ve kederin/hüznün yok olması" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferah" kavramını insanın içinde bulunduğu olumlu şartlardan dolayı hissettiği coşku hali olarak tanımlasa da, bu kelimenin genellikle "kısa vadeli, dünyevi ve aklı örten taşkın bir sevinç" anlamında uyarıcı bir bağlama sahip olduğunu ifade eder. Ayette yolcuların tatlı rüzgarla "ferahlaması", ilahi nimeti unutup salt fiziksel rahatlığa aldanarak kibre ve anlık bir gaflete düşmelerinin psikolojik resmidir.

        Toshihiko Izutsu, ferah eylemini cahiliye zihniyetiyle Kuran ahlakı arasındaki çatışma ekseninde analiz eder. Izutsu'ya göre "ferah", müşrik insanın dünya algısında şükür ve tefekkür üretmeyen, sadece şımarıklık, rehavet ve "kendi kendine yetme" (müstağni) yanılgısı üreten materyalist bir coşkudur. Oysa Kuran'ın teolojik sisteminde nimet, kişiyi feraha (şımarıklığa) değil, içsel bir uyanıklığa (takvaya) ve hamde yöneltmelidir.

        âsıfun (عَاصِفٌ)

        İbn Fâris, "a-s-f" kökünün "rüzgarın şiddetli esmesi, bir şeyi kırıp geçirmesi, savurması ve süratli olması" anlamına geldiğini belirtir. Fırtınanın kopararak etrafa saçtığı ekin yapraklarına da bu yüzden "asf" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, rüzgarın yıkıcı, hırpalayıcı ve helak edici derecedeki şiddetli haline "âsıf" dendiğini açıklar. Ayette, insanın konforunu sağlayan "tayyibe" (tatlı) rüzgarın aniden ve kontrol edilemez bir şekilde "âsıf"a (kasırgaya) dönüşmesi, doğa yasalarındaki değişimin insanın sahte güvenliğini bir anda nasıl yerle bir ettiğini ve insanın tabiat karşısındaki mutlak acziyetini gösteren sarsıcı bir dönüm noktasıdır.

        el-mevcu (الْمَوْجُ)

        İbn Fâris, "m-v-c" kökünün "suyun çalkalanması, kabarması ve kalabalıkların birbirine girmesi, üst üste binmesi" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, dalganın (mevc) doğasında şiddetli bir çarpışma ve birbirini takip eden bir yığılma olduğunu belirtir. Ayette dalgaların "her yönden" gelmesi, insanın denizdeki acziyetini resmeden ve ölümün onu kaçış yolu bırakmaksızın kuşattığını gösteren (kuşatılmışlık psikolojisi) son derece güçlü, görsel ve duyusal bir metafordur.

        uhîta (أُحِيطَ)

        İbn Fâris, "h-v-t" kökünün asli anlamının "bir şeyi her yönden korumaya almak, etrafını çevirmek, sarmak ve çember içine almak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihata" fiilini "kaçış yolunun kalmaması, tehlikenin veya helakin kişiyi her yönden çepeçevre sarması" olarak tanımlar. Ayette edilgen (meçhul) yapıda "uhîta bihim" (onlar çepeçevre kuşatıldılar) şeklinde kullanılması, rüzgar iyi eserken (farihû) geminin kontrolünü kendi ellerinde zanneden yolcuların; fırtına koptuğunda kontrolün ve inisiyatifin kendilerinden tamamen çıktığını, doğanın (ilahi kudretin) insafına, yani ölüme teslim olduklarını dehşetli bir şekilde idrak etmeleridir.

        muhlisîne (مُخْلِصِينَ)

        İbn Fâris, "h-l-s" kökünün temelinde "bir şeyin saf, arı, katışıksız olması ve içine giren yabancı/kötü maddelerden kurtulması" anlamının yattığını belirtir. Sütün bulanıklıktan kurtulup berraklaşması bu fiille ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlas" kavramını dini bir eylem olarak "insanın niyetini, inancını ve ibadetini şirkten, riyadan ve her türlü dünyevi/ikincil beklentiden tamamen arındırarak saf bir şekilde sadece Allah'a tahsis etmesi" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, "muhlisîn" (ihlas sahipleri) kavramını ayetin bağlamında son derece çarpıcı bir kriz sosyolojisi tespitiyle açıklar. Şirk toplumunun insanı (müşrik), ancak "uhîta bihim" (ölümle çepeçevre kuşatıldıkları) anında, yani yatay düzlemdeki sahte ilahlarının, kabile güçlerinin ve paralarının hiçbir işe yaramadığı o mutlak çaresizlik noktasında fıtratındaki o saf ve orijinal noktaya (ihlasa) geri döner. Bu andaki "ihlas", rasyonel veya ahlaki bir tercih değil; ölüm korkusunun dayattığı mecburi, geçici ve maskelerin düştüğü varoluşsal bir "tevhid çığlığıdır".

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu durumu Kuran'ın insan psikolojisine dair en keskin tahlillerinden biri olarak değerlendirir. Öztürk'e göre insanın fıtratında (özünde) tek Tanrı inancı her zaman pusuda bekler. Şirk, sadece bu fıtratın üzerini örten yapay ve kültürel bir tortudur. Gemide ölümle burun buruna gelinen o panik anında "ihlas ile Allah'a dua edilmesi", bu tortunun (şirkin) parçalanarak, insanın varoluşsal gerçeğiyle (tevhid ile) bir anlık ve dramatik bir şekilde yüzleşmesinden ibarettir. Kriz geçtiğinde tortu yeniden kalınlaşacak ve ihlas kaybolacaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X