Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 21. Ayet

    وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْراًۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ eżeknâ-nnâse rahmeten min ba’di darrâe messet-hum iżâ lehum mekrun fî âyâtinâ(c) kuli(A)llâhu esra’u mekrâ(an)(c) inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnsanlara dokunan bir zarardan sonra bir rahmet tattırdığımızda bir de bakarsın ki onlar, bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. De ki: 'Hileye karşı Allah'ın tedbiri daha çabuktur. Şüphesiz elçilerimiz sizin hile ve düzenlerinizi kaydediyorlar.

      İnsanlara dokunan bir zarardan sonra bir rahmet tattırdığımızda bir de bakarsın ki onlar, bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. Tefsirciler şöyle dediler: İnsanlara tattırdığımızda, yani Mekkelilere tattırdığımızda. Onlara bolluk, refah ve korktuklarından emin olmak gerçekleştiğinde tekrar yalanlamaya ve putlara tapmaya başlarlar. Ancak bu söz hem Mekkeliler'i, hem de diğer insanları içine almaktadır. İnsanlar putlara tapmaktan ümitlerini kestiklerinde hemen Allah'a sığınırlar ve O'nun dinine samimiyetle bağlanırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar". "İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur". "İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab'lerine sığınarak O'na yalvarırlar". Kur'ân-ı Kerîm'de böyle pek çok âyet-i kerîme vardır. İnsanların âdeti, şiddete ve belâya mâruz kaldıklarında, tapındıkları putların bunları defedemeyeceğini bildikleri için hemen Allah'a sığınmaktır.

      Bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. Ayetlerde hileye sapmaktan maksat, onları yalanlamak ve reddetmektir. Buradaki âyetlerin lafzı ile sanki Muhammed aleyhisselâm kastedilmiş gibidir. Çünkü başından sonuna kadar onun varlığı âyet idi. Defalarca onu öldürmeye azmederek hile yaptılar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Hatırlar mısın? İnkâr edenler sana tuzaklar kuruyorlardı". Burada diğer âyetlerin ve delillerin kastedilmiş olması da muhtemeldir; insanlar bunlarda hileye saptılar, yani onları yalanladılar ve reddettiler.

      De ki: Hileye karşı Allah'ın tedbiri daha çabuktur. Buradaki "mekr" (الْمَكْرُ) kelimesi, birini farkına varmadan yakalamak anlamına gelir. Buna göre Cenâb- Hak, Allah'ın yakalaması çok çabuktur buyuruyor. O sizi hiç farkına varmadan yakalayıverir. Fakat sizin Resûlullah'ı (s.a.) yakalamaya ve ona hile yapmaya gücünüz yetmez, çünkü Allah mutlaka onu bilir. O, sizden daha çabuk yakalayıcıdır.

      Şüphesiz elçilerimiz sizin hile ve düzenlerinizi kaydediyorlar. Bunlar hafaza melekleridir. Cenâb-ı Hakk'ın De ki: Hileye karşı Allah'ın tedbiri daha çabuktur meâlindeki beyanı, hilenizin cezasını sizden daha çabuk verir anlamına da gelebilir. Yahut O sizin farkına varamayacağınız yönden sizi çok çabuk yakalar. Bazı dilciler şöyle dediler: Ayetler hakkında hile, onları reddetmek ve inkâr etmek anlamına da gelir. Bazıları âyetlerle alay etmek anlamına gelir dedi. Bunların ikisi de aynı şeydir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ezaknâ (أَذَقْنَا)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "z-v-k" kökünün temel anlamının "bir şeyi dille tatmak, denemek, sınamak ve bir durumun içine girerek onu bizzat tecrübe etmek" olduğunu belirtir. Fiziksel bir eylem olan tatmak, Arap dilinde zamanla psikolojik ve varoluşsal tecrübeleri de kapsayacak şekilde genişlemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta bu kelimeyi "bir şeyin mahiyetini ve niteliğini anlamak için ondan az bir miktar hissetmek/tatmak" olarak açıklar. Ayette insanların "rahmeti tatması", nimetin tamamına erip ebedi bir konfora ulaşmalarından ziyade, geçirdikleri krizin ardından ilahi bir lütufla geçici bir rahatlama ve şifa tecrübesi yaşamalarını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında Kur'an'ın duyusal fiilleri (tatmak, dokunmak, görmek) teolojik kavramları somutlaştırmak için ustaca kullandığına dikkat çeker. İnsanın ilahi müdahaleyi soyut bir fikir olarak değil, bizzat derisinde ve damak tadında (ezaknâ) hissetmesi, onun bu tecrübeyi inkar edemeyecek kadar içselleştirdiğini gösterir. Ancak ayetteki trajedi, insanın bu kadar somut bir tecrübeye (tatmaya) rağmen hemen ardından nankörlüğe ve alaya dönmesindedir.

        rahmeten (رَحْمَةً)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün "incelik, acıma, şefkat, yumuşaklık ve koruyuculuk" anlamlarına geldiğini belirtir. Annenin çocuğunu taşıdığı rahim de bu kökten gelir, zira orası mutlak bir koruma ve merhamet alanıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını "iyilik yapmayı ve ihtiyacı gidermeyi gerektiren acıma duygusu" olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında "rahmet", soyut bir bağışlanma değil; şiddetli bir hastalığın ardından gelen sağlık, kuraklığın ardından gelen yağmur veya denizde boğulma tehlikesinin ardından gelen kurtuluş gibi somut, hayati ve fiziksel bir nimetin adıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "r-h-m" kökünün Arapçada doğal olarak bulunduğunu ancak kelimenin Kur'an'daki teolojik derinliğinin ve sıklığının, Aramice ve Süryanice konuşan Yakındoğu Hristiyan/Yahudi havzasının "ilahi merhamet" (rahmutha) vurgusundan izler taşıdığını savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin sosyolojisi üzerinden kelimeyi analiz eder. Öztürk'e göre bu ayetteki "rahmet", müşriklerin kriz anında (durr) Allah'a yalvardıktan sonra karşılaştıkları refah anıdır. Ancak onlar, bu refahı ilahi bir merhamet olarak okumak yerine, tesadüfe veya kendi putlarının lütfuna bağlayarak bu merhametin içini boşaltmış ve nankörlük etmişlerdir.

        darrâe (ضَرَّاءَ)

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "faydanın (nef') zıddı olarak eksilme, zarar, bedensel acı, sıkıntı ve kötü durum" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi "insanın bedeninde, malında veya ruh halinde meydana gelen ve onu zorlayan her türlü şiddetli musibet ve darlık" olarak açıklar. Ayette "rahmet" kelimesinin tam zıddı olarak konumlandırılan "darrâ", insanın kendi sınırlarını ve acziyetini fark ettiği, sahte ilahların işe yaramadığını gördüğü o karanlık kriz anıdır.

        mekrun (مَكْرٌ)

        İbn Fâris, "m-k-r" kökünün asli anlamının "bir şeyi gizlemek, örtmek, gizlice plan yapmak, hile ve tuzak" olduğunu ifade eder. Eylem, doğası gereği açıktan bir saldırıyı değil, sinsi ve stratejik bir arka plan çalışmasını barındırır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mekr" kavramını "bir kimseyi hedeflediği şeyden gizli bir taktikle alıkoymak" olarak tanımlar. Râgıb, bu kelimenin hem iyi hem de kötü niyetli olabileceğini belirtir. Ayette müşriklerin ayetler hakkındaki "mekri" (tuzakları/hileleri), Kuran'ı geçersiz kılmak için ürettikleri yalanlar ve alaylarken; Allah'ın "mekri", onların bu çabalarını kendi başlarına geçiren, onları farkında olmadan helake sürükleyen (istidrac) görünmez ilahi karşı-plandır.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunun değerler sistemi içinde "mekr" kelimesini inceler. Bedevi kültüründe zeka, genellikle düşmanı kurnazca bir manevrayla alt etmek (mekr/hile) olarak yüceltilirdi. Kuran, müşriklerin kendi aralarındaki bu "kabilevi kurnazlık" pratiğini Allah'ın ayetlerine karşı kullanmaya kalktıklarını ifşa eder. Ancak Kuran'ın teolojisinde insan, mutlak bilgiye (gayb) sahip olan Allah'a karşı hile yapamaz. Allah'ın mekri, insanın sahte kurnazlığını boşa çıkaran kozmik bir adalettir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki mekr kavramının psikolojik boyutuna değinir. Müşrikler, hastalıktan veya darlıktan kurtulduklarında, Kuran ayetlerini "sihir, masal veya kehanet" olarak yaftalayarak (mekr yaparak) hakikati örtbas etmeye çalışırlar. Bu, onların içlerindeki tevhidi uyanışı bastırmak için başvurdukları bir tür savunma tuzağıdır. Allah'ın tuzağı ise, onlara bu sahte rahatlık içinde mühlet verip kendi günahlarında boğulmalarına izin vermesidir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın dini polemik dili çerçevesinde "Allah tuzak kuranların en hızlısıdır" (esrau mekrâ) şeklindeki diyalektik kurguyu analiz eder. Neuwirth'e göre Kuran, rakiplerinin alaycı ve kışkırtıcı retoriğine karşı pasif kalmaz; onların kendi silahlarını (mekr kavramını) alıp onlara karşı teolojik bir tehdit unsuru olarak kullanır. Bu, yeni filizlenen İslami cemaatin moralini yüksek tutmak için kullanılan son derece güçlü bir metinsel ve polemik savunma mekanizmasıdır.

        esrau (أَسْرَعُ)

        İbn Fâris, "s-r-a" kökünün "hız, çabukluk, bir işte öne geçmek ve yavaşlığın/ağırlığın zıddı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sürat" kelimesinin eylemdeki çabukluğu ifade ettiğini söyler. Ayette Allah'ın mekride (karşı planında) "daha hızlı" (esrau) olmasının anlamı; ilahi iradenin zamanın kısıtlamalarına tabi olmaması, müşriklerin planı daha zihinlerindeyken Allah'ın o planı kuşatmış ve çürütmüş olmasıdır. Onlar mühlet verilmeyi "gecikme" zannetseler de, ilahi takvim ontolojik olarak daima onlardan öndedir.

        yektubûne (يَكْتُبُونَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün "toplamak, bir araya getirmek, harfleri/kelimeleri dizmek ve deri parçalarını birbirine bağlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Yazma eylemi, dağınık olan bilgiyi kalıcı hale getirmek için sabitlemektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitabet" kavramını "sözlerin, eylemlerin ve olayların korunması, unutulmaktan kurtarılması için kaydedilmesi" olarak açıklar. Ayette "Elçilerimiz (meleklerimiz) sizin kurduğunuz tuzakları yazıyorlar" ifadesi, insanların kapalı kapılar ardında veya zihinlerinde kurdukları sinsi planların evrenin hafızasında (ilahi kayıtta) an be an arşivlendiğini gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, meleklerin eylemleri "kaydeden katipler" olarak tasvir edilmesini Geç Antik Çağ'ın göksel mahkeme (heavenly court) imgeleri ışığında değerlendirir. Dönemin Ortadoğu inançlarında kralların her şeyi kaydeden saray katipleri olduğu gibi, Tanrı'nın da kullarının amellerini eksiksiz kaydeden göksel melekleri/katipleri vardır. Kuran, muhataplarının zihnindeki bu güçlü "otoriter bürokrasi ve kayıt" imgesini kullanarak; ilahi adaletten hiçbir hilenin (mekr) kaçırılamayacağı, her şeyin mutlak bir yargı için belgelendiği vurgusunu yapar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X