وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, sonra aralarında inanç farklılığı oluştu. Eğer Rabbinin katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilir, iş bitirilirdi.
İnanç Farklılığı ve Fıtrat
İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, sonra aralarında inanç farklılığı oluştu. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bütün Mekkeliler müşrik idi, putlara tapıyorlardı, içlerinde ne yahudi, ne hıristiyan ve ne de başka mezhebe mensup biri vardı. Muhammed aleyhisselâm peygamber olarak gönderilince aralarında inanç farklılığı meydana geldi; bazıları ona iman edip kendisini tasdik etti ve samimi olarak Allah'ın dinine girdi. Bazıları ise onun Allah'ın elçisi olduğunu bildikleri halde kendisini yalanlamakta inat edip kibirlendiler. Bazıları şüpheye düştü, bazısı da hiç ilgilenmedi ve düşünmedi. Böylece dört gruba ayrıldılar. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, yani hepsi yaratılış itibariyle tek bir halde idi. Herkesin yaratılışında yüce Allah'ın birliğini ve ulûhiyetini kabullenmek inancı vardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Göklerde olanlar da yer de olanlar da isteyerek veya istemeyerek hep O'na boyun eğmişlerdir”. "Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel!" Herkesin yaratılışında Allah'ın birliğini ve ulûhiyetini kabul etmek inancı vardır. Sonra aralarında inanç farklılığı oluştu, bir kısmı o fıtrat üzere kaldı, bazıları da yalanladı ve küfrü tercih etti. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Her doğan fıtrat üzere doğar, ancak anne babası onu yahudileştirir ve hıristiyanlaştırır". Burada kendi hallerine bırakılsalardı herkesin fıtrat üzere olduğu, fakat anne babasının onun fıtrat üzere kalmasına mani oldukları haber verilmektedir. Şöyle de denilmiştir: İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, yani bütün yaratıklar bütün bir ümmet halinde idi. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır". Cenâb-ı Hak sanki bu ümmeti azarlamakta ve şöyle söylemektedir: Özleri ve cinsleri farklı olduğu halde onlar ihlas ile Allah'a boyun eğiyorlar, o ümmetlerden biri olan siz ey insanlar, Allah size akıl verdiği, hikmetli olan ile akılsızca yapılanı ayırdetme gücü lütfettiği halde nasıl olur da inanç farklılığına düşersiniz ve Cenâb-ı Hakk'ın ulûhiyetine ve rablığına başkalarını ortak edersiniz? Üstelik Allah göklerde ve yerde olan her şeyi sizin için yaratmış, onların hepsini sizin istifadenize vermiş ve sizi bütün yaratılanlardan daha üstün kılmışken... Böyle bir mazhariyeti diğer ümmetlerden hiçbirine vermemişken... Bazı tefsirciler, İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti meâlindeki beyanın Nuh aleyhisselâm dönemine ve onunla birlikte gemiye binenlere işaret ettiğini söylemişlerdir; onların hepsi tek bir dine bağlı idiler, fakat gemiden çıkınca aralarında inanç farklılığı oluştu. Bazıları bu âyette Hz. Adem'in (s.a.) kastedildiğini, ondan sonra evlatlarının farklı inanç gruplarına ayrıldıklarını söyler. Bazıları da Hz. İbrahim (s.a.) dönemine işaret edildiğini söyler. Fakat bunun nasıl olduğunu biz bilmiyoruz. Biz ancak Cenâb-ı Hakk'ın haber vermesiyle biliriz.
Eğer Rabb'inin katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilir, iş bitirilirdi. [Birincisi], denildi ki: İstemiş oldukları âyetler geldiğinde onları yalanlamaları halinde bu ümmete azap etmemek eğer Allah'ın hükümlerinden olmasaydı, daha önceki ümmetlerin istemiş oldukları âyetleri yalanladıklarında onları helâk ettiği gibi bunları da helâk ederdi. Fakat Cenâb-ı Hak bu ümmete azap etmeyi kıyâmet gününe ertelemiştir. İkincisi, Rabb'inin katından daha önce verilmiş söz ifadesi ile, peygamberleri yalanlamaları ve onlara inatla karşı çıkmaları halinde bu ümmetin kökünü kazımamak kararı kastedilmektedir. Bu iki yorumdan biri onların kökünü kazımaktan vazgeçmek, diğeri de azabı belli bir vakte kadar ertelemektir. Aralarında hüküm verilirdi, yani onları kabule zorlayan şey açıklanarak hüküm verilirdi.
Yorumu Yorumla
-
en-nâsu (النَّاسُ)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde kelimenin kökeni hakkında iki farklı yaklaşıma yer verir. Birinci görüşe göre kelime "u-n-s" (ünsiyet) kökünden gelir ve insanın doğası gereği hemcinsleriyle bir arada yaşama, sosyalleşme ve birbirine alışma eğilimini ifade eder. İkinci görüşe göre ise "n-v-s" (hareket etmek, gidip gelmek) kökünden türemiştir ve insanın dinamik, sürekli yer değiştiren doğasına işaret eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kelimeyi "insanlar, topluluk" olarak tanımlar ve kökenini "ünsiyet" (alışkanlık, cana yakınlık) ile "nisyan" (unutkanlık) kavramları arasında konumlandırır. Ayetteki "İnsanlar sadece tek bir ümmetti" ifadesindeki "en-nâs", Adem'den sonraki ilk insanlık durumunu, henüz aralarında inanç ayrılıklarının, sınıfların veya teolojik ihtilafların bulunmadığı homojen başlangıç evresini simgeler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında "nâs" kelimesini Kur'an sosyolojisi bağlamında inceler. Izutsu'ya göre "insân" kelimesi daha çok bireyin fıtri, ahlaki ve psikolojik zafiyetlerini (acelecilik, nankörlük) vurgularken; "nâs" kelimesi yönlendirilmeye muhtaç, kitle psikolojisiyle hareket eden yığınları ifade eder. Ayette insanlığın başlangıçta tevhidi bir bütünlük içinde olması, onların sonradan kendi arzularıyla bu bütünlüğü parçaladıklarının altını çizmek için kullanılır.
ummeten (أُمَّةً)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-m-m" kökünün asli anlamının "yönelmek, kastetmek, bir şeyin aslı, kaynağı ve anası" olduğunu belirtir. Ümmet, aynı inanç, zaman, mekan veya hedef etrafında toplanmış, yönleri (kıbleleri/kasıtları) bir olan insan topluluğudur. Lider (imam) ve anne (ümm) kelimeleri de aynı birleştirici ve kaynak oluşturucu kökten beslenir.
Râgıb el-İsfahânî, "ümmet" kavramını "din, zaman veya mekan gibi ortak bir bağ ile bir araya gelmiş her topluluk" olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla bu kelime, insanların başlangıçta sahip oldukları ortak tevhidi inancı (fıtrat) veya ihtilaflar başlamadan önceki doğal, ilkel sosyal dayanışma halini ifade eden ontolojik bir birlikteliktir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin lügat olarak Arapçada "e-m-m" köküne dayandırılabileceğini kabul etmekle birlikte, "ümmet"in spesifik olarak "dini bir topluluk, inanç milleti" anlamında kullanılmasının dışsal bir etki taşıdığını savunur. Jeffery'ye göre bu terimsel ağırlık, Aramice/Süryanice'deki "ummethâ" veya İbranice'deki "ummâh" (halk, dini cemaat) kelimelerinin Yakındoğu monoteizmindeki yaygın kullanımının Kuran'ın teolojik kelime dağarcığına yansımasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "tek bir ümmet" vurgusunu tarihsel ve teolojik bir bağlama oturtur. İnsanlık başlangıçta "fıtrat" (doğal tevhid inancı) üzere birleşik ve çatışmasız bir yapıdaydı. Ancak zamanla güç hırsı, mülkiyet iddiaları, kabilecilik ve ego (heva) devreye girerek bu ilksel birliği parçaladı. Öztürk'e göre bu kelime, dinin asıl amacının insanlığı suni ihtilaflardan arındırarak o ilk "fıtri ve ahlaki birliğe" (ümmete) yeniden davet etmek olduğunu gösterir.
vâhıdeten (وَاحِدَةً)
İbn Fâris, "v-h-d" kökünün "tek olmak, eşi ve benzeri bulunmamak, bölünemez bir bütünlük" anlamlarına geldiğini ifade eder. Sayısal olarak bir olmanın ötesinde, mahiyet ve yönelim olarak parçalanmamışlığı temsil eder.
Râgıb el-İsfahânî, "vâhid" kavramını "bölünmesi veya parçalara ayrılması mümkün olmayan şey" olarak tanımlar. "Ummeten vâhıdeten" (tek bir ümmet) tamlaması, insanlığın başlangıç evresindeki inançsal, ahlaki ve sosyolojik homojenliği vurgular. İnsanlar arasında sınıfsal uçurumların veya teolojik fırkaların (mezheplerin) olmadığı mutlak bir ilk durumdur.
fahtelefû (فَاخْتَلَفُوا)
İbn Fâris, "h-l-f" kökünün temelinde "bir şeyin ardına düşmek, yerine geçmek, bir şeye zıt/aykırı olmak ve uyumsuzluk" anlamlarının yattığını belirtir. İhtilaf, bir bütünün parçalarının farklı yönlere gitmesi, niyetlerin ve eylemlerin birbiriyle çatışması halidir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihtilaf" eylemini "insanların görüş, inanç veya eylem bakımından farklı yollara, zıt yönlere sapması" olarak açıklar. Ayette insanların tek bir ümmet iken "ihtilafa düşmeleri", bu ayrışmanın Allah'ın bir zorlamasıyla değil; insanların kendi kıskançlıkları, menfaat çatışmaları ve dünyevi arzuları sebebiyle kendi iradeleriyle ürettikleri bir yozlaşma süreci olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran'ın hakikat anlayışı ekseninde değerlendirir. Izutsu'ya göre "tevhid", sadece Allah'ın birliği değil, aynı zamanda hakikatin ve insanlığın birliğidir. Müşrik zihniyeti ise doğası gereği parçalayıcıdır. İnsanlar, kendi subjektif arzularını (heva) mutlaklaştırıp farklı ilahlar, farklı şefaatçiler ve farklı hiyerarşiler kurguladıklarında zorunlu olarak "ihtilafa" (teolojik ve sosyal parçalanmaya) düşmüşlerdir. İhtilaf, tevhidi vizyonun kaybedilmesinin doğrudan bir sonucudur.
kelimetun (كَلِمَةٌ)
İbn Fâris, "k-l-m" kökünün "bir şeyi yaralamak, etki bırakmak ve konuşmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Söylenen bir söze "kelime" denmesinin sebebi, o sözün muhatabın kulağında, zihninde veya kalbinde silinmez bir iz/etki (adeta manevi bir yara) bırakmasından dolayıdır.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi sadece dilden dökülen lafızlar olarak değil, "Allah'ın hükmü, vaadi, iradesi ve kozmik yasası" olarak da tanımlar. Ayetteki "kendisinden önce geçmiş bir kelime (hüküm) olmasaydı" ifadesi; Allah'ın insanların cezalandırılmasını veya mükafatlandırılmasını dünyada anında gerçekleştirmeyip, bunu kıyamet gününe (ahirete) ertelemesi yönünde önceden koyduğu mutlak iradesini ve yasasını (sünnetullah) temsil eder.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebiyatındaki ilahi söz/hüküm kavramları üzerinden bu kelimeyi analiz eder. Hristiyanlıktaki "Logos" (İlahi Kelam) inancının aksine Kuran, "kelime"yi burada bedenleşmiş bir varlık olarak değil; Allah'ın tarihe, zamana ve eskatolojiye (ahirete) dair değişmez takvimi ve otoriter fermanı olarak kullanır. Bu "kelime" (erteleme yasası), insanların hemen helak edilmesini önleyen ilahi bir fren mekanizmasıdır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kökün Arapça olduğunu kabul eder ancak Kuran'da "Allah'ın Kelimesi" ifadesinin salt "söz" anlamını aşarak "İlahi İrade/Karar" şeklinde teolojik bir ağırlık kazanmasında, Aramice/Süryanice "mellthâ" (söz, ilahi hüküm) teriminin Yakındoğu'daki yaygın dini kullanımının derin anlamsal yansımaları olduğunu savunur.
sebekat (سَبَقَتْ)
İbn Fâris, "s-b-k" kökünün asli anlamının "öne geçmek, birini geride bırakmak, daha önce var olmak ve öncelik" olduğunu belirtir. Mekansal bir yarışta öne geçmeyi ifade ettiği gibi, zamansal ve hüküm bazında önceliği de kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "sebk" fiilini zaman, makam veya karar olarak önde bulunmak şeklinde izah eder. Ayette ilahi kelimenin/hükmün "sabık" olması (önceden geçmiş olması), insanların ihtilaflarından ve çekişmelerinden çok daha önce, yaratılışın ta en başında Allah tarafından bu imtihan süresi yasasının (ecel-i müsemmâ) kesin bir kural olarak belirlendiğini gösterir.
kudıye (قُضِيَ)
İbn Fâris, "k-d-y" kökünün temel anlamının "bir işi kesin olarak hükme bağlamak, tamamlamak, icra etmek ve belirsizliği ortadan kaldırarak kesip atmak" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kaza" kavramını "bir meselenin sözlü olarak hükme bağlanması veya fiili olarak tamamen bitirilip uygulanması" olarak açıklar. Ayetteki "le kudıye beynehum" (aralarında derhal hüküm verilirdi/işleri bitirilirdi) ifadesi, şayet Allah'ın mühlet verme yasası olmasaydı, tevhidi bozup ihtilafa düşen ve inatla direnen insanların dünyada anında helak edilerek ihtilafın zorla ve fiziksel bir yıkımla sonlandırılacağını belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin teolojik bağlamda Allah'ın "hilm" (müsamaha) ve "imtihan" ilkeleriyle ilişkisini inceler. Kuran, müşriklerin ve sapkınların her an yeryüzünden silinme (kaza) kudreti altında olduklarını vurgular. Ancak "kudıye" (işin anında bitirilmesi) eyleminin gerçekleşmemesi, Allah'ın acziyetinden değil, bizzat insanın özgür iradesiyle yapıp ettiklerinin nihai mahkemede değerlendirilmesi için konulmuş ilahi otokontrol (sebekat kelimetun) sebebiyledir. Adalet, anlık bir yıkımla değil, mühletin sonundaki ilahi kaza ile tam olarak tecelli edecektir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla