قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
Yine de ki: Allah (öyle) dileseydi ne ben onu size okuyabilirdim ne de siz onu anlayabilirdiniz; o gelmeden aranızda uzun bir süre yaşadım, siz aklınızı kullanıp düşünmez misiniz?
Yine de ki: Allah (öyle) dileseydi ne ben onu size okuyabilirdim ne de siz onu anlayabilirdiniz. Bu beyan, az önce geçen "Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir" meâlindeki cümlenin sılasıdır. Bunun iki anlama gelme ihtimali olduğunu söylemiştik: Biri, onlar Kur'ân'ın nazmını ve şeklini değil hükümlerini değiştirmesini istiyorlardı. Diğeri de "Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir meâlindeki cümlenin, Kur'an'ın nazmını, şeklini ve hükümlerini toptan kaldır, anlamına gelmesidir. Sanki onlar bu Kur'ân'ı şahsen Resûlullah'ın (s.a.) uydurduğunu ve kendi kafasından düzenlediğini iddia ediyorlardı. Buna karşı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: De ki: Allah (öyle) dileseydi ben onu size okuyamazdım. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şöyle olmalıdır: Şayet Allah, aranızda dinini yaymamayı, delilleriyle sizi susturmamayı ve beni size peygamber olarak göndermemeyi dileseydi Kur'ân'ı size okumaz ve onu size haber vermezdim, yani size bildirmezdim. Size onu haber vermezdim meâlindeki cümle, ondaki hükümleri size bildiremezdim anlamına gelebilir. Yahut şöyle demek istiyor: Şayet Allah dileseydi bana vahiy göndermez, bana vahyedilenleri size tebliğ etmemi emretmez ve bana emrettiği şeylere sizi de çağırmamı istemezdi.
Mûtezile
Allah (öyle) dileseydi ben onu size okuyamazdım. Bu beyanda, Allah'ın dilediği her şeyin olduğuna, O'nun dilemediği hiçbir şeyin de olmayacağına dair işaret vardır. Çünkü âyet Allah (öyle) dileseydi ben onu size okuyamazdım, diye haber vermektedir. Şayet Allah onu okumasını dilemeseydi, o asla okuyamazdı. İşte bu, Allah'ın dilediği her şeyin olacağına, dilemediği hiçbir şeyin de olmayacağına işaret eder. Bu âyet, Mûtezile'nin, Allah bütün yaratıkların iman etmelerini istedi, ama onlar iman etmediler, şeklindeki sözlerini reddetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
O gelmeden aranızda uzun bir süre yaşadım. Bu süre zarfında şu anda söylediklerime benzer bir iddiam olmadı ve şimdi okuduğum gibi bir şey de okumadım. Siz aklınızı kullanıp düşünmez misiniz? Bunları benim kendi liğimden uydurmadığımı, bana gönderilen vahiy olduğunu anlamıyor musunuz? Zira bunlar eğer benim uydurduğum şeyler olsaydı, şimdiye kadar da aynı şeyleri söylemem gerekirdi. Bunca zaman boyunca bunları söylememişsem, kendiliğimden onları uydurmadığıma aklınız ermiyor mu? Bu âyet farklı anlamlara gelebilir. Birincisi, bunları Hz. Peygamber'in (s.a.) kendiliğinden uydurduğunu iddia ettiklerinde, Resûlullah (s.a.) şöyle cevap veriyor: Ben uzun zamandır aranızda yaşıyorum, yani bana vahiy gelmeden önce de sizinle idim; elimle yazı yazdığımı da, öğrenmek için başka birine gidip ders aldığımı da görmediniz. Bu durumda bunları ben kendiliğimden nasıl uydurabilirim? Zira önceden bir takım sebeplere başvurmadan herhangi bir eseri yazmak mümkün değildir.
İkincisi bir ömür boyu aranızda yaşadım, benim yalan söylediğimi asla görmemiş, duymamışsınızdır. Böyle iken Allah'a nasıl iftira edebilir, kendiliğimden Kur'ân'ı nasıl uydurabilirim? Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetin peşinden gönderdiği şu âyete bakmaz mısın? "Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse var mıdır?" Yani Allah hakkında yalan söyleyenden daha zâlim hiç kimse yoktur.
Üçüncüsü O gelmeden aranızda uzun bir süre yaşadım meâlindeki beyan, bu sürede peygamber olduğunu iddia eden ve buna delil getiren birini duymadım, ama ben peygamber olduğumu iddia ediyor ve buna da delil getiriyorum anlamına da gelebilir. Bunları benim kendi nefsimden uydurmadığıma aklınızı kullanıp düşünmez misiniz?
Yorumu Yorumla
-
şâe (شَاءَ)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde kelimenin dayandığı "ş-y-e" kökünün temel anlamının "bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve kastetmek, irade etmek" olduğunu belirtir. Varlık sahnesine çıkan her şey (şey) bu köktendir; dolayısıyla "meşiet" (dilemek), bir şeyi var etmeye yönelik kesin iradedir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "meşiet" kavramını "irade" kelimesiyle kıyaslayarak inceler. İrade daha çok içsel bir arzuyu ifade ederken, meşiet bir şeyi fiili olarak ortaya çıkarmak, yaratmakla yakından ilişkilidir. Ayette "Allah dileseydi" (şâe) fiili, Kuran'ın vahyedilmesi ve okunması sürecinin Hz. Peygamber'in kişisel hevesine değil, tamamen ve mutlak surette Allah'ın teolojik kararına (meşietine) bağlı olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekkeli müşriklerin Kuran'ın değiştirilmesi taleplerine (önceki ayet) verilen rasyonel ve kelami bir cevap olarak analiz eder. Kuran'ın inmesi, okunması veya değiştirilmesi bağlamında peygamberin hiçbir otonomisi (özerkliği) yoktur. "Şâe" (Allah dileseydi) fiili, inisiyatifin bütünüyle Yaratıcı'da olduğunu belirterek, vahiy sürecini beşeri müdahalelerden ve pazarlıklardan kesin olarak soyutlar.
edrâkum (أَدْرَاكُم)
İbn Fâris, "d-r-k" kökünün asli anlamının "bir şeye ulaşmak, peşinden gidip yetişmek ve onu tam olarak ihata etmek" olduğunu belirtir. Kökünde mesafenin kapanması ve nesnenin kavranması (idrak) yatar.
Râgıb el-İsfahânî, "idrak" eylemini "kavrayanın kavranan şeye ulaşması ve onu zihinsel olarak tam manasıyla kuşatması" olarak tanımlar. Ayetteki "ve lâ edrâkum bihî" (Allah onu size bildirmezdi/idrak ettirmezdi) ifadesi, vahyin mahiyetinin insan aklının kendi başına çabalayarak (tümevarım veya keşif yoluyla) ulaşabileceği bir bilgi türü olmadığını; bilginin kaynağının bizzat ilahi "bildirme/idrak ettirme" inisiyatifine dayandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde bu kavramı Kuran'ın epistemolojisi (bilgi felsefesi) bağlamında ele alır. Izutsu'ya göre insan aklı doğayı gözlemleyebilir, ancak aşkın varlığın (Allah'ın) niyetlerini, şeriatını ve geçmiş/gelecek gayb haberlerini kendi başına "idrak" edemez. Bu dikey bilgi akışı, ancak Allah'ın vahiy yoluyla insanın zihnine müdahale etmesiyle (edrâkum) mümkündür.
lebistu (لَبِثْتُ)
İbn Fâris, "l-b-s" kökünün temel anlamının "bir yerde beklemek, durmak, kalmak ve zaman geçirmek" olduğunu ifade eder. Eylemde geçici bir uğramadan ziyade, belli bir süre ikamet etme ve orada bulunma vurgusu vardır.
Râgıb el-İsfahânî, "lübs" veya "lebs" eylemini, insanın bir durumda veya bir mekânda uzunca bir süre varlığını sürdürmesi olarak açıklar. Ayette peygamberin kendi ağzından "aranızda kaldım/yaşadım" demesi, onun uzaydan gelmiş yabancı bir figür olmadığını, bizzat muhataplarının gözü önünde büyüyen, sosyalleşen ve karakteri herkesçe bilinen biri olduğunu tesciller.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ retoriği bağlamında bu kelimenin kullanımına dikkat çeker. Kuran, peygamberin şahsiyetini savunurken doğaüstü kanıtlara değil, doğrudan tarihsel ve biyografik bir "orada bulunma" (lebs) argümanına başvurur. Peygamberin, risalet öncesi dönemde o toplumun içinde geçirdiği sessiz ve sıradan yıllar, Kuran gibi muazzam bir edebi/dini metnin bir anda onun kendi yeteneğiyle ortaya çıkmadığının en büyük tarihsel ispatı olarak sunulur.
umuran (عُمُرًا)
İbn Fâris, "a-m-r" kökünün "hayat, canlılık, bir yeri bayındır hale getirmek ve uzun süre yaşamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Ölümün ve harabeye dönmenin zıddıdır. "Ömür", insanın bedeniyle yeryüzünü şenlendirdiği ve canlı kaldığı zaman dilimidir.
Râgıb el-İsfahânî, "umr" kelimesini "bedenin canlılık ve yaşam süresi" olarak tanımlar. Ayette belirtilen bu "ömür" (genel kabule göre peygamberliğin geldiği kırk yaşına kadar olan süre), kısa ve yanıltıcı bir kesit değil; bir insanın karakterinin, yalan söyleyip söylemediğinin, edebi bir yeteneğinin (şairlik/kâhinlik) olup olmadığının net bir şekilde anlaşılabileceği, gözlemlenebilir bütüncül bir yaşam dilimidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin sosyolojik bir delil olarak kullanıldığına işaret eder. Kuran, müşrikleri kör bir inanca değil, kendi ellerindeki ampirik (gözleme dayalı) veriyi değerlendirmeye çağırır. Koca bir "ömür" boyunca içlerinde "el-Emin" (güvenilir) olarak bilinen, hiçbir ilmi/felsefi tartışmaya girmeyen ve şiir okumayan bir insanın; kırk yaşından sonra aniden, o dönemin en büyük edebiyatçılarını bile aciz bırakan bir metinle (Kuran'la) ortaya çıkması beşeri bir gelişimle izah edilemez.
ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökü olan "a-k-l" harflerinin temelinde "bağlamak, alıkoymak ve tutmak" anlamının yattığını belirtir. Örneğin, kaçmasın diye devenin dizini bağlayan ipe "ikl" denir. İnsanı cehaletten, saçmalıktan ve kendine zarar verecek irrasyonel eylemlerden "bağlayıp tuttuğu" için zihinsel güce de "akıl" adı verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "akıl" kavramını "hakikati idrak etme gücü ve bu gücün fiiliyata dökülerek kullanılması" olarak açıklar. Ayette "efelâ ta'kılûn" (akletmez misiniz / aklınızı kullanmaz mısınız?) şeklinde dinamik bir fiil formunda gelmesi, aklın pasif bir organ değil, verileri sentezleyerek doğru sonuca ulaşmayı sağlayan aktif bir eylem olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlamsal evreninde "akıl" kavramının, cahiliye döneminin kışkırtıcı, duygusal ve tutkulu zihniyeti olan "cehl"in (barbarlık/bilgisizlik) tam zıddı olduğuna dikkat çeker. Kuran, kabilevi inatları kırmak için sürekli olarak bu kelimeye başvurur. Müşriklere "akletmiyor musunuz?" diye sorulması, onların zeka geriliği yaşadıklarını değil; atalarından devraldıkları putperest geleneği sorgulamadan körü körüne kabul ederek zihinsel melekelerini (akletme fiilini) dondurduklarını ve peygamberin hayatı (geçmiş ömrü) ile vahiy arasındaki o bariz çelişkiyi göremediklerini ifade eden şiddetli bir retorik eleştiridir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla