Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 14. Ayet

    ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śümme ce’alnâkum ḣalâ-ife fî-l-ardi min ba’dihim linenzura keyfe ta’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nasıl davranacağınızı görelim diye yeryüzünde sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik.

      Sonra yeryüzünde sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik. Buradaki halaif (خَلائِفَ) kelimesi, helâk etmediği o insanlara sizleri halef yaptı anlamına gelir. Bu durumda âyet, Allah'ın nimetini, lütfunu ve rahmetini hatırlatmak anlamındadır. Şayet dileseydi hepsini yok edeceğini hatırlatmaktadır. Bunlar, onların yerine gelmediler, ama Allah lütfu ve rahmeti ile sizi helâk etmedi. Sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik, imtihan ve kulluk etmek konusunda sizi onlardan sonra yerlerine getirdik. Yani atalarınızı imtihan ve kullukla sorumlu tuttuğu gibi, sizleri de imtihan ve kullukla mükellef kıldı. Sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik. Bu beyanın sanki şu mânaya geldiği anlaşılmaktadır: Sizi, kötülük yapmayanların yerlerine getirdik, onlara nasıl uymazsınız? Sizden öncekiler kötülük yapmışlar ve Cenâb-ı Hak da onları helâk etmişti, sizler ise kötülük yapmayan ve peygamberleri yalanlamayan insanların yerine geldiniz, neden onlara tâbi olmuyorsunuz? Sanki o insanlar, atalarının da kendileri gibi yaptıklarını ve bu itibarla kendileri de atalarının yoluna uyduklarını iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak da sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik, yani kötülük yapmayanların yerlerine getirdik buyurmaktadır. Çünkü kötülük yapanlar yok edilmişlerdi, sizler ise atalarınızın yolunda bırakıldınız. Sonra yeryüzünde sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Ben size, yani insanlara gönderilen ilk peygamber değilim. Bilakis Cenâb-ı Hak, geçmiş ümmetlere pek çok peygamber göndermiştir. O ümmetlerde peygamberlere tâbi olan ve onların çağrısına uyan insanlar vardı, ey Mekke ahalisi! Siz de bana tâbi olun ve benim davetime uyun.

      Nasıl davranacağınızı görelim diye. Cenâb- Hak, itaat ve isyan konusunda insanların neler yaptıklarını ve gelecekte neler yapacaklarını şüphesiz bilmektedir. Ama Allah, âsi olanla itaatkâr olanların akıbetini onlara bildirmektedir. Zira mâsiyet, ancak yasaklama geldikten sonra yapılan fiile denir. İtaat da, ancak emir geldikten sonra yapılandır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak sizi denemekte, içinizden isyan edenleri bildiği gibi daha önce isyan edenleri bildiğini de size bildirmektedir. Aynı şekilde sizden itaatkâr olanları bildiği gibi, daha öncekilerden itaatkâr olanları bildiğini de size haber vermektedir. Bunun örneklerini daha önce zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        cealnâküm (جَعَلْنَاكُمْ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "c-a-l" kökünün temel anlamını "bir şeyi yaratmak, bir yerden alıp başka bir yere koymak, bir durumu başka bir duruma dönüştürmek ve birine bir statü vermek" olarak açıklar. Yoktan var etme eylemi değil, var olan bir malzemenin veya durumun üzerinde tasarrufta bulunarak yeni bir form veya misyon tayin etme işidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "ceale" fiilini "haleka" (yoktan yaratma) fiilinden ayırarak inceler. Râgıb'a göre bu ayetteki kullanımıyla "ce'l", Allah'ın insanları salt biyolojik bir varlık olarak var etmesini değil; onlara yeryüzünde bir görev, sorumluluk ve halefiyet statüsü atamasını, onları tarihsel bir rolün içine yerleştirmesini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili Kuran'ın tarih felsefesi bağlamında analiz eder. Kuran'da Allah, insanlık tarihine sadece uzaktan bakan bir Tanrı değil; yıkılan, yozlaşan toplumların (helak edilenlerin) yerine sürekli olarak yenilerini "tayin eden/getiren" (cealnâ) aktif ve müdahil bir iradedir. Bu fiil, yeni nesillerin yeryüzündeki varlıklarının tesadüfi olmadığını, ilahi bir atama ve imtihan projesinin parçası olduğunu vurgular.

        halâife (خَلَائِفَ)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün "bir şeyin ardına düşmek, peşinden gelmek, geride kalmak ve birinin yerine geçmek" anlamlarına geldiğini belirtir. "Halef", gidenin, ölenin veya görevden alınanın boşluğunu doldurmak üzere onun arkasından gelip yerine oturan kimsedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halîfe" kelimesinin çoğulu olan "halâif" kavramını, "kendisinden öncekilerin yok olması veya görevden çekilmesi sebebiyle onların yetki ve mekanlarını devralan vekil nesiller" olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla şimdiki nesil, yeryüzünün mutlak ve ebedi sahipleri değil, sadece helak edilmiş geçmiş nesillerin (kurûn) mirasını devralmış geçici emanetçilerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında bu kelimenin cahiliye dönemi zaman algısında yarattığı dönüşümü inceler. Pagan Araplar, nesillerin birbirinin yerine geçmesini "Dehr"in (körü körüne işleyen zamanın) anlamsız, biyolojik bir öğütme ve yenileme döngüsü olarak görürdü. Kuran ise "halâif" kavramıyla bu anlamsız döngüyü kırarak; her yeni neslin, ahlaki bir imtihan vermek üzere sahneye çıkarıldığı amaçsal, teolojik ve sonu olan bir tarihsel nöbetleşme kurgusu inşa etmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "halefiyet" kavramının insan psikolojisi üzerindeki etkisine değinir. İnsanın yeryüzündeki varlığının bir "halâif" (yerine geçenler/sonradan gelenler) olarak tanımlanması, Mekke aristokrasisinin "toprak ve güç üzerindeki mutlak mülkiyet ve kibir" iddialarını kökünden yıkar. İnsan, mülkün asıl sahibi değil, sadece geçici bir süre için orada ikamet edip test edilen bir kiracıdır.

        el-ardı (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "alçakta olan şey, aşağısı ve ayak basılan zemin" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ayetin spesifik bağlamında "el-ard" kelimesini salt fiziksel bir gezegen veya coğrafya olarak değil; üzerinde imtihanın gerçekleştiği, geçmiş nesillerin günahlarına, şirke ve ilahi helaklere şahitlik etmiş kozmik bir tiyatro sahnesi olarak açıklar. Yeni nesiller (halâif), bu ağır teolojik mirası barındıran zemine varis kılınmışlardır.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın teolojik coğrafya anlayışı üzerinden kelimeyi değerlendirir. Kuran, "yeryüzü" kavramını paganizmin bereket ve toprak ana kültlerinden arındırarak; onu ilahi adaletin tecelli ettiği, mülkiyetinin tamamen Allah'a ait olduğu ve ardışık ahlaki dramaların sahnelendiği bir "test alanı" olarak yeniden formüle etmiştir.

        nenzura (نَنظُرَ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün asli anlamının "gözle bakmak, incelemek, gözlemlemek ve beklemek" olduğunu ifade eder. Sıradan bir görme eyleminden ziyade, dikkat kesilerek ve bir durumu süzerek bakmayı içerir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nazar" kavramını "bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve sonuçlarını idrak etmek amacıyla kalp ve göz ile yapılan derinlemesine müşahede" olarak tanımlar. Ayette Allah'ın "nenzura" (bakalım/görelim) fiilini kullanması, O'nun kullarının eylemlerini şaşmaz bir hassasiyetle, an be an gözlemlediğini ve bu gözlemin nihai bir adalet (hesap) için kayıt altına alındığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette geçen "Biz görelim/bakalım diye" ifadesinin kelami (teolojik) boyutunu analiz eder. Bu ifade, Allah'ın geleceği bilmediği ve sonucu görmek için beklediği şeklinde antropomorfik (insan biçimci) bir cehalet olarak anlaşılamaz. Kuran'ın buradaki retorik amacı, insanın özgür iradesini (ihtiyar) merkeze almaktır. İlahi bilgi her şeyi kuşatsa da, insanın yargılanması ilahi ön bilgiye göre değil, bizzat insanın tarih sahnesinde eyleme dönüştürdüğü kendi hür tercihlerine göre (adalet gereği) yapılacaktır.

        ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "bilinçli, maksatlı ve bir hedefe yönelik olarak yapılan iş" anlamına geldiğini belirtir. Hayvanların veya cansız nesnelerin refleksif hareketlerine "fiil" denilebilir ancak "amel", sadece aklı, iradesi ve niyeti olan insanın eylemleri için kullanılan bir lügat zenginliğidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini "canlı varlıktan bir kasıt, irade ve düşünce sonucu sadır olan eylem" olarak açıklar. Ayette "nasıl amel edeceğinize (davranacağınıza) bakalım" denilmesi, yeryüzündeki halefiyetin boş bir bekleyiş olmadığını, insanın ontolojik değerinin bizzat kendi ürettiği bilinçli ahlaki veya ahlaksız eylemler (ameller) üzerinden ölçüleceğini ortaya koyar.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun kaderci zihniyetiyle Kuran'ın "amel" kavramını keskin bir zıtlık içinde okur. İslam öncesi Arap şiirinde insanın sonu, amansız kaderin veya zamanın kör vuruşlarıyla belirlenirdi; insanın eyleminin evrensel veya eskatolojik hiçbir karşılığı yoktu. Kuran ise "ta'melûn" diyerek sorumluluğu tamamen insanın omuzlarına yükler. İnsan hayatı artık kör bir yazgı değil; kişinin kendi iradi eylemleriyle (amelleriyle) ördüğü ve sonunda ilahi gözlemciye sunacağı bilinçli bir "performans"tır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X