وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
Sizden önceki nice nesilleri, haksızlık ve kötülük yoluna saptıklarında yok ettik; halbuki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi, ama onların iman edecekleri yoktu. Günah yolunu seçen toplulukları işte böyle cezalandırırız.
Sizden önceki nice nesilleri, haksızlık ve kötülük yoluna saptıklarında yok ettik.
Eğer denilirse ki: Cenâb- Hak kötülük yapanları da, yapmayanları da yok etmiştir. Bu durumda kötülük yapanları kötülüklerinden dolayı mı yok ettiği veya kötülük yapmayanları kurtarmak için mi yok ettiği nerden bilinir?
Buna şöyle cevap verilir: Kötülük yapanları yok etmesi, cezalandırma ve köklerini kurutma anlamında bir helâki ifade eder. Kötülük yapmayanları yok etmesi ise, cezalandırma ve köklerini kurutma anlamında bir helâk değildir, ancak tayin edilmiş olan ecelleri geldiği için onları yok etmiştir. Sizden önceki nice nesilleri, haksızlık ve kötülük yoluna saptıklarında yok ettik; halbuki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi meâlindeki âyet, onların peygamberlerinden ısrarla ve inatla mûcizeler istemeleri ve peygamberleri de onlara istedikleri mûcizeleri getirmelerine rağmen yine de yalanlamaları üzerine helâk etmiştir, demektir. Onlar gerçekten o zaman yok edilmişlerdir. Binâenaleyh siz ey Mekkeliler! Peygamberinizden bir mûcize istersiniz ve o da size mûcize getirir, sonra yine de onu yalanlarsanız, Cenâb-ı Hak sizden önceki milletleri cezalandırdığı gibi sizi de cezalandırır. Zira istekten sonra helâk etmek O'nun hükmü gereğidir. Sanki Cenâb-ı Hak, Mekkelilere mûcizeler istemelerini engellemektedir. Çünkü mûcize geldikten sonra yine de kabul etmezlerse, arkasından helâk gelecektir.
Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Buradaki apaçık deliller anlamına gelen "beyyinat (بَيِّنَاتٍ) kelimesi yapılması ve sakınılması gereken fiilleri açıklamak anlamına gelebilir. Biz bu hususa değişik yerlerde temas etmiştik.
Ama onların iman edecekleri yoktu. Cenâb-ı Hak, senden mûcize isteseler ve sen de istedikleri mûcizeyi getirsen dahi o insanların, yani Mekkeliler'in yine de iman etmeyeceklerini peygamberine haber vermektedir. Günah yolunu seçen toplulukları işte böyle cezalandırırız. Yani her günahkârı cezalandırırız.
Yorumu Yorumla
-
ehlâknâ (أَهْلَكْنَا)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "h-l-k" kökünün temel anlamının "bir şeyin kırılıp dökülmesi, parçalanması, bozulması ve varlığının sona ermesi" olduğunu belirtir. Bu eylem, yavaş yavaş bir çürümeyi değil, genellikle aniden ve şiddetle meydana gelen yıkımı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "helâk" kavramını "bir şeyin varlık sahnesinden çekilmesi ve yok olması" şeklinde açıklar. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın "helak etmesi", sadece fiziksel bir ölüm veya doğal afet değil; haddi aşan toplumların ilahi bir ceza ve plan dahilinde tarih sahnesinden silinmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki teolojik ve psikolojik işlevine dikkat çeker. Kuran, "ehlâknâ" (Biz helak ettik) fiiliyle Mekkeli müşriklere geçmiş toplumların (Ad, Semud gibi) kalıntılarını referans göstererek tarihi bir tehdit ve uyarıda bulunur. Kuran'ın tarih felsefesinde helak, tesadüfi bir doğa olayı değil, tevhid inancına karşı sergilenen inatçı düşmanlığın kaçınılmaz sosyolojik ve teolojik sonucudur.
el-kurûne (الْقُرُونَ)
İbn Fâris, "k-r-n" kökünün asli anlamının "iki veya daha fazla şeyi birbirine yaklaştırmak, birleştirmek ve yan yana getirmek" olduğunu ifade eder. Aynı zaman dilimini paylaşan, ortak değerler etrafında bir araya gelen ve kader birliği yapan insan topluluklarına (nesillere) bu birleştirici kökten dolayı "karn" (çoğulu kurûn) denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "karn" kelimesini "aynı çağda yaşayan insan topluluğu" olarak tanımlar. Ayette geçmişteki milletlerden bahsedilirken "kurûn" kelimesinin kullanılması, onların sadece kronolojik bir zaman dilimi değil, ortak bir zihniyeti (genellikle şirk ve zulüm zihniyeti) paylaşan sosyolojik birimler olduklarına işaret eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Kuran'daki kullanımının matematiksel bir yüzyıl (asır) anlamından ziyade, kendi içinde homojen bir kültür, güç ve medeniyet kurup sonra yok olan "jenerasyonlar" anlamı taşıdığını belirtir. Geçmiş nesillerin (kurûn) anılması, gücün ve medeniyetin kalıcılığına güvenen her dönemin insanı için bir ibret vesilesi olarak sunulur.
zalemû (ظَلَمُوا)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının "bir şeyi kendi hak ettiği yerden başka bir yere koymak ve karanlık (nurun yokluğu)" olduğunu belirtir. Zulüm, hakkın eksiltilmesi ve ilahi nizamın sınırlarının çiğnenmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, kavramı "haktan sapmak ve sınırı aşmak" olarak tanımlar. Râgıb'a göre insanın yapabileceği en büyük zulüm, Allah'a ortak koşmaktır (şirk). Ayette geçmiş nesillerin helak edilme gerekçesi olarak "zalemû" (zulmettikleri zaman) fiilinin kullanılması, bu toplumların sadece birbirlerine karşı sosyal adaletsizlik yapmalarını değil, temelinde tevhidi reddederek ontolojik bir haksızlığa saplanmalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde "zulm" kavramını Kuran ahlak sisteminin negatif kutbunun merkezine oturtur. Izutsu'ya göre Kuran dilinde "zâlim", sadece başkasına haksızlık eden kişi değil; Allah'ın ayetlerini reddederek, peygamberleri yalanlayarak kendi varoluşsal sözleşmesini (misak) bozan, böylece en başta kendi nefsine ihanet eden ve onu ilahi cezaya (helake) mahkum eden kişidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, zulüm kavramının tarihsel süreçteki yıkıcı etkisine değinir. Kuran'ın sosyolojisinde toplumların yıkılışı (helak) askeri veya ekonomik zayıflıktan değil, her zaman ahlaki ve teolojik bir çürüme olan "zulüm"den başlar. Ayette "zulmettikleri zaman" şartının getirilmesi, ilahi cezanın keyfi olmadığını, kesin bir ahlaki nedenselliğe (sünnetullah) dayandığını gösterir.
rusuluhum (رُسُلُهُمْ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün "bir şeyi peş peşe, sakin ve yumuşak bir şekilde, birbiri ardına göndermek" anlamına geldiğini belirtir. Bir mesajla veya görevle gönderilen elçiye (rasûl) bu ismin verilmesi, onun bu iletim sürecinin bir parçası olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "rasûl" kelimesini "kendisine verilen bir sözü veya haberi ulaştırmakla görevlendirilen kimse" olarak açıklar. Ayette "onlara kendi elçileri geldi" ifadesi, helak edilen toplumların habersiz veya bilgisiz bırakılmadığını; Allah'ın, merhametinin bir gereği olarak onlara kendi içlerinden, onların dilini konuşan rehberler gönderdiğini vurgular.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kökün Arapça olduğunu kabul etmekle birlikte, kelimenin spesifik olarak "İlahi bir metni veya şeriatı getiren Peygamber/Elçi" şeklindeki ağır teolojik anlamının, Süryanice'deki "şlîhâ" (havari/elçi) kavramının Arap Yarımadası'ndaki Hristiyan-Yahudi etkileşimiyle kazandığı anlamsal bir derinlik (semantic extension) olduğunu savunur.
Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kuran'ın iletişim teolojisindeki hayati rolüne değinir. Allah (aşkın varlık) ile insan (sınırlı varlık) arasındaki sonsuz ontolojik mesafe, ancak vahyi taşıyan bir "rasûl" (elçi) vasıtasıyla köprülenir. Elçilerin gelmesi (ve reddedilmesi), Kuran tarih anlayışında toplumların kaderini belirleyen en kritik kırılma anıdır.
bil-beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şeyin birbirinden ayrılması, mesafenin açılması ve örtünün kalkarak bir şeyin açık, seçik hale gelmesi" anlamlarını taşıdığını belirtir. Beyyine, hak ile batılı birbirinden kesin çizgilerle ayıran ve zihindeki şüpheleri yok eden delildir.
Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramını "doğruluğu açık olan, üzerinde tartışmaya mahal bırakmayacak kadar net akli ve hissi (mucizevi) delil" olarak tanımlar. Elçilerin "beyyinelerle" gelmesi, onların iddialarının havada kalmadığını, Allah tarafından desteklenen kesin kanıtlarla toplumlarının karşısına çıktıklarını gösterir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın teolojik polemik ortamında "beyyine" kavramını analiz eder. Dönemin dinler arası tartışmalarında her grup kendi peygamberinin otoritesini kanıtlamak için "işaretler/mucizeler" talep ediyordu. Kuran, peygamberlerin getirdiği mucizeleri ve bizzat vahyin kendi metinsel/retorik gücünü en büyük "beyyine" olarak sunar. İnkarcıların bu açık kanıtlara rağmen inanmamaları, onların mazeretlerini ortadan kaldıran hukuki bir zemin hazırlar.
neczî (نَجْزِي)
İbn Fâris, "c-z-y" kökünün "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, borcu ödemek ve bir eyleme denk düşen bedeli sunmak" anlamına geldiğini belirtir. Bu kelimede fazlalık veya eksiklik değil, adalete dayalı mutlak bir denklik esastır.
Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramını "yapılan iyi veya kötü bir işin, kendi cinsinden ve miktarından bir karşılıkla mukabele görmesi" olarak açıklar. Ayette "Biz böyle cezalandırırız (neczî)" formunda gelmesi, helakin bir zulüm veya öfke patlaması değil, toplumun kendi eylemlerine (inkar ve zulümlerine) verilmiş adil, ölçülü ve matematiksel bir bedel olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak sözlüğünde "c-z-y" kökünün ticari kelime dağarcığından beslenen yapısına dikkat çeker. Mekke'nin tüccar toplumunda borcun ödenmesi ve karşılığının alınması nasıl bağlayıcı bir kural ise, Kuran da bu "karşılık verme" (cezâ) kavramını teolojik bir yasa (sünnetullah) olarak sunar. Allah, eylemlerin karşılığını geciktirebilir ama hesap gününde veya tarihsel helaklerde o bedeli mutlaka "öder".
el-mucrimîn (الْمُجْرِمِينَ)
İbn Fâris, "c-r-m" kökünün asli anlamının "bir şeyi kesmek, koparmak ve meyveyi dalından ayırmak" olduğunu belirtir. Suç (cürm) işleyen kimse, bu eylemiyle kendini iyilikten, ilahi rahmetten ve haktan "kesip ayırdığı" için bu isimle anılır.
Râgıb el-İsfahânî, "mücrim" kelimesini "ilahi sınırları yıkarak günah işleyen ve hakikatten kopan kimse" olarak tanımlar. Ayetin sonunda "İşte biz suçlu/mücrim toplulukları böyle cezalandırırız" denilmesi, geçmişteki yıkımların evrensel bir kurala bağlandığını; peygamberi yalanlayan ve zulmeden her toplumun ilahi mahkemede "mücrim" sıfatı alarak aynı akıbete uğrayacağını gösterir.
Toshihiko Izutsu, "mücrim" kavramını Kuran'ın imansızlık tipolojileri arasında inceler. Kâfir ve zâlim ile yakından ilişkili olan bu kelime, basit bir hata yapanı değil; bilerek, inatla ve bilinçli bir kibirle ilahi otoriteye isyan ederek ilahi sistemde "suçlu" konumuna düşen aktif bir asi figürünü resmeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kriminolojik ve teolojik boyutuna değinir. Kuran, inkarcıları ve müşrikleri sadece "farklı inanca sahip masum kitleler" olarak görmez. Peygamberin getirdiği açık delillere (beyyinelere) rağmen direnmek, hakikati örtmek ve müminlere baskı yapmak Kuran literatüründe kozmik ve tarihi bir "cürm"dür (suç). "Mücrimîn" kelimesi, küfrün pasif bir inançsızlık değil, cezayı gerektiren aktif bir eylem olduğunu tesciller.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla