Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 12. Ayet

    وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ messe-l-insâne-ddurru de’ânâ licenbihi ev kâ’iden ev kâ-imen felemmâ keşefnâ ‘anhu durrahu merra keen lem yed’unâ ilâ durrin messeh(u)(c) keżâlike zuyyine lilmusrifîne mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi inkârcılığa dönüp yoluna devam eder; haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir.

      İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen her "insan" (الْإِنْسَانُ) kelimesinden kâfir olan insan kastedilmiştir. Nitekim şu âyet-i kerîmelerde bu mâna kastedilmiştir: "Ey insan! Büyük bir çaba içindesin". "Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?" "Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır". Fakat Cenâb-ı Hakkın bu âyette de kâfiri kastettiğinden kesin olarak emin değiliz. Şayet bu âyette söylenenler esas alınacak olursa, kâfirlerin yanı sıra iman edenler de bu hitabın kapsamına girerler; çünkü bir ihtiyaç veya zorluk halinde mümin de Allah'a dua etmeye ve yalvarmaya başlar. Ama o sıkıntıdan kurtulduğunda yaptığı duayı bırakır, yalvarmasını terkeder. Bu itibarla müminler de bu hükmün kapsamına dâhildirler.

      Yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur. Bu beyanda, gerçek anlamda yan üstü yatmak, oturmak ve ayakta durmak kastedilmemiş, her durumda dua ederler anlamı kastedilmiştir. Yani her hal ve şartta dua ederler. İnsanlar başlarına gelen zorluk ve sıkıntıları gidermeye Allah'tan başka taptıkları şeylerin muktedir olmadıklarını anlayınca, bu belâları defetmesi için hemen Allah'a dua etmeye ve yalvarmaya koyulurlar.

      Sonra Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını, aşırı inatçılıklarını, tekrar ilk hallerine döndüklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi inkârcılığa dönüp yoluna devam eder. En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki bizi çağırıp yalvarmamış gibi meâlindeki beyanla Cenâb-ı Hak, rahata erince bizi unutur, sanki bizi hiç tanımıyormuş gibi duayı terkederek keyfini yaşamaya devam eder, buyurmaktadır.

      Haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir. Buradaki israf" (الْإِسْرَافُ) kelimesi ileri gitmek, konulan sınırı geçip haddi aşmak anlamına gelir. Bu da, putlara ve benzeri şeylere taparak canları ve malları hiç fayda vermeyecek yere koymak demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-insâne (الْإِنسَانَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde kelimenin kökenini "e-n-s" (ünsiyet, alışmak, birine yakınlık duymak) veya "n-s-y" (unutmak) köklerine dayandırır. İnsan, hem çevresiyle ilişki kurmaya muhtaç sosyal bir varlıktır hem de doğası gereği fıtratını, sözlerini ve Yaratıcı'sını unutmaya fazlasıyla meyillidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimenin bu iki kök anlamını da ayetin bağlamında birleştirir. Ayette bahsedilen insan, tehlike anında Rabbine sığınacak kadar O'na fıtri bir "yakınlık/ünsiyet" hissederken; tehlike geçtiğinde O'nu hiç çağırmamış gibi davranarak derin bir "unutkanlık/nisyan" içine düşen tipik bir karakterdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında "insan" kelimesinin Kur'an'daki genel kullanımına dikkat çeker. Kuran, "insan" (el-insân) kelimesini genellikle varlığın zayıf, nankör, aceleci ve kibre kapılmaya müsait olan negatif doğasını vurgulamak için kullanır. Bu ayette de insanın, sadece varoluşsal bir kriz anında (hastalık, ölüm tehlikesi) sahte kibrinden sıyrılıp gerçek acziyetini fark eden, ancak rahata erdiğinde hemen eski şımarık tabiatına dönen pragmatist ve nankör psikolojisi resmedilir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi inen ayetlerdeki "insan" tipolojisini analiz eder. Kuran'ın burada "insan" derken muhatap aldığı asıl profil, Mekkeli müşrik zihniyetidir. Bu zihniyet, günlük hayatında putlara tapan ve Allah'ı hayatın dışına iten (deizm), ancak denizde fırtınaya yakalanmak veya ağır bir hastalık geçirmek gibi kriz anlarında tüm putları unutup tevhidi bir refleksle sadece Allah'a yalvaran ikiyüzlü bir teolojik tutuma sahiptir.

        ed-durru (الضُّرُّ)

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "fayda ve yararın (nef') tam zıddı olarak zarar, eksilme, kötü durum ve bedensel/maddi sıkıntı" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın yaşam kalitesini bozan her türlü negatif dış etken bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "durr" kelimesini insanın bedensel sağlığında, psikolojisinde veya mal, mülk, statü gibi dışsal unsurlarında meydana gelen her türlü sarsıcı eksilme ve kriz hali olarak tanımlar. Ayette insanın "yanı üzere yatarken, otururken veya ayaktayken" sürekli dua etmesine sebep olan bu "durr", sıradan bir sıkıntı değil, kişinin tüm çaresizliğini yüzüne vuran, sahte ilahlarının işe yaramadığını gösteren varoluşsal bir felakettir.

        deânâ (دَعَانَا)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün asli anlamının "birini çağırmak, seslenmek ve ondan bir talepte bulunmak" olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, bu fiilin ayetteki teolojik ve psikolojik boyutunu inceler. Şirk toplumunda insan, günlük hayatında yardım ve güvenlik taleplerini kendi kabilesine, servetine veya aracı putlarına (yatay düzlem) yöneltir. Ancak şiddetli bir "durr" (zarar/kriz) anında bu yatay güvenlik ağları çöker. İşte bu çaresizlik anında insan, varlığının derinliklerinde gizli olan fıtrata döner ve doğrudan aşkın bir Kudret'e (dikey düzlem) yalvarmaya başlar. Bu "dua", kriz anlarında mecburi ve geçici bir tevhide geçişi simgeler.

        keşefnâ (كَشَفْنَا)

        İbn Fâris, "k-ş-f" kökünün temel anlamının "bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, onu açığa çıkarmak ve engeli bertaraf etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "keşf" eylemini fiziki veya manevi bir ağırlığın ortadan kaldırılması olarak açıklar. Ayette Allah'ın, insanın üzerindeki "durr"u (zararı/sıkıntıyı) "keşfetmesi", o belayı boğucu, karanlık ve ağır bir perde gibi kişinin üzerinden çekip alması, ona yeniden nefes aldırması ve sağlığına kavuşturması metaforudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin Allah'a nispet edilmesinin (Biz kaldırdık) önemine dikkat çeker. Krizin ortadan kalkması tesadüfi bir doğa olayı veya insanın kendi gücüyle başardığı bir iş değil, doğrudan ilahi merhametin ve lütfun bir neticesidir. Ancak insan, bu ilahi müdahaleyi okuma yetisinden yoksundur.

        merra (مَرَّ)

        İbn Fâris, "m-r-r" kökünün "durmaksızın geçip gitmek, bir şeyin yanından ilerlemek ve eski haline devam etmek" anlamına geldiğini belirtir. Eylemde hiçbir etki altında kalmadan, iz bırakmadan geçiş vurgusu vardır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mürûr" eylemini "insanın bir durumdan sıyrılarak yoluna/eski haline devam etmesi" olarak tanımlar. Ayette insanın "merra" (geçip gitti) eylemi, onun korkunç bir nankörlük ve umursamazlık halini ifade eder. Sıkıntı kalkar kalkmaz, o derin yalvarış anlarını hafızasından anında siler ve sanki o acziyeti hiç yaşamamış gibi kibrine geri döner.

        Toshihiko Izutsu, insanın bu "geçip gitme" eylemini Kuran'ın "gaflet" kavramı üzerinden okur. Kriz anı, insanda sarsıcı bir uyanış (zikir/farkındalık) yaratmış ve gerçek acziyetini ona göstermiştir. Ancak sıkıntının perdesi kalktığında, insan uyanık kalmayı başaramaz. "Merra" fiili, insanın hızla eski teolojik uyurgezerliğine (gaflete) ve "kendi kendine yeterli olduğu" (müstağni) şeklindeki büyük cahiliye yanılgısına geri dönmesinin dramatik bir özetidir.

        zuyyine (زُيِّنَ)

        İbn Fâris, "z-y-n" kökünün "bir şeyi güzelleştirmek, süslemek ve cazip hale getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Çirkinliğin (şeyn) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezyin" eyleminin nesneleri fiziki olarak süslemek kadar, zihinsel ve ahlaki tutumları cazip göstermek anlamına da geldiğini ifade eder. Edilgen yapıda (zuyyine - süslü gösterildi) kullanılan bu fiil, nankörlük gibi ahlaken son derece çirkin bir tutumun, kişinin kendi egosu, şeytan veya toplumsal normlar tarafından ona gayet doğal, makul ve haklı bir davranışmış gibi yaldızlanıp sunulmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edilgen kurguyu dönemin sosyolojik arka planı üzerinden değerlendirir. Müşrik aklı, hastalıktan kurtulduğunda bunu Allah'a değil; tıp bilgisine, yıldızlara, zamana (dehr) veya kendi şansına yormayı "rasyonel" bulur. Tevhid inancından sapmak, o günkü pagan toplum yapısında marjinal değil; aksine elitler arasında kabul gören, desteklenen ve cazip kılınan (süslü gösterilen) bir hayat tarzıdır.

        el-musrifîne (الْمُسْرِفِينَ)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün temelinde "herhangi bir fiilde, sözde veya durumda sınırı aşmak, ölçüyü kaçırmak, itidalden sapmak" anlamının yattığını belirtir. Harcamalarda ölçüyü kaçırmak da bu kökten gelse de, kelime sadece ekonomik bir terim değildir.

        Râgıb el-İsfahânî, "israf" kavramını insanın yapması gereken herhangi bir işte doğru çizgiyi (haddi) geçmesi olarak tanımlar. Bu bağlamda israf, maddi kaynakları tüketmek değil; insanın nankörlük ederek, Yaratıcı'sını yok sayarak kendi ahlaki, fıtri ve ruhsal potansiyelini heba etmesi, ontolojik sınırlarını ihlal etmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'da "israf" ve "tuğyan" kavramlarının teolojik paralelliğine dikkat çeker. "Müsrif" (israf eden/haddi aşan) kişi, kendi acziyetini kabullenemeyen, Tanrı'ya bağımlı olma fikrini (ubudiyeti) reddeden ve varoluşsal kredilerini nankörlük yolunda tüketen kibirli insandır. Ayetin sonunda bu sıfatın kullanılması, sıkıntı anında dua edip rahatladığında Allah'ı unutan insanın bu tutumunun basit bir unutkanlık değil; bizzat haddini bilmezlik, büyüklenme ve varoluşsal bir "israf" suçu olduğunu tesciller.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X