وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Eğer insanlar iyi olanı çarçabuk istedikleri gibi kötü olanı da Allah onlar için hemen gerçekleştirseydi derhal sonları gelirdi. Bize kavuşacaklarına inanmayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp durmak üzere kendi hallerine bırakırız.
Eğer insanlar iyi olanı çarçabuk istedikleri gibi kötü olanı da Allah onlar için hemen gerçekleştirseydi derhal sonları gelirdi. Bu âyette sanki gizli bir kelime var gibidir, sanki şöyle demektedir: Eğer Allah insanlar için kötü olanı hemen gerçekleştirseydi. Yani iyi olanı çarçabuk istediklerinde onu hemen gerçekleştirdiği gibi kötü olanı istediklerinde de hemen gerçekleştirseydi derhal sonları gelirdi. Zâhirde âyet, insanların kötüyü istemelerinden söz etmemekte, sadece Allah'ın onu hemen gerçekleştirmesinden bahsetmektedir. Dolayısıyla belirttiğimiz gibi burada kötülükle ilgili olan "istical" (اسْتِعْجَال) kelimesi gizlenmiştir. Nitekim "Allah'ın emri gelmiştir". "Gökten üzerimize taş yağdır" meâlindeki çeşitli âyet-i kerîmeler de böyledir. Onlar tazarru ve niyaz ile azabın hemen gelmesini istiyorlardı. Cenâb- Hak ise, onlar hayrı çarçabuk istediklerinde hemen verildiği gibi, şayet azabın derhal gelmesini istediklerinde de hemen azap gönderilseydi sonları gelirdi, helâk olurlar ve yok olup giderlerdi buyuruyor. Bu yorum, özellikle dua ve istekle azabın derhal gelmesini isteyen kâfirler hakkındadır. Bu hükmün, azap isteğini açıkça belirtmeden, kötülüğü irtikâp ettikleri takdirde bütün yaratıklar hakkında da geçerli olduğu anlaşılmaktadır. İnsanlar iyilik yaptıklarında Allah kendilerine hemen hayrı lütfettiği gibi, kötülük yapmaları sebebiyle, o kötülüğü işledikleri anda Allah eğer kötü olanı hemen gerçekleştirseydi, derhal sonları gelirdi. Yani insanlara yaptıkları iyiliğin karşılığını hemen verdiği gibi, kötülük yaptıklarında da işledikleri kötülüğün gerektirdiği cezayı derhal verseydi, onların hemen sonları gelirdi. Ama Allah böyle yapmamakta, ecellerinin sonuna kadar onlara süre vermektedir. Bu âyeti, insanlar lânetle ve rezil-rüsvay olmakla birbirlerine beddua ederler diye farklı bir şekilde yorumlamak da mümkündür. Yani insanın kızdığında, yâ Rabbi! Falana lânet eyle! Allahım, onu rezil-rüsvay et! ve benzeri sözlerle beddua etmesidir. Cenâb- Hak ise, insanlar birbirlerine dua ettiklerinde rahmeti ve bolluğu verdiği gibi, beddua ettikleri zaman da hemen onun karşılığını verseydi, derhal sonları gelirdi, helâk olurlar ve yok olup giderlerdi. Bu da onların sonu olurdu. Bu durum üç şekilde olabilir. Birincisi, belirttiğimiz gibi istek ve talebin derhal gerçekleşmesi. İkincisi, insanların fiili işlediklerinde ve kötülüğü irtikâp ettiklerinde gerçekleşmesi. Üçüncüsü de, yaptıkları ve ettikleri işlere bağlı olarak gerçekleşmesi.
Derhal sonları gelirdi. Bu beyan, onlar için belirlenen süreden önce sonları gelirdi anlamına gelebilir. İkinci olarak da, onların sonları bu şekilde takdir edilmiştir, mânasına gelebilir. Bu âyet, hiç kimsenin eceli gelmeden helâk olmayacağına ve ecelinin asla ileri-geri gitmeyeceğine işaret etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: "Bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler".
Bize kavuşacaklarına inanmayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp durmak üzere kendi hallerine bırakırız. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu âyet, dünyada yaptıklarından dolayı hiçbir kâfiri cezalandırmamanın Allah'ın hikmeti gereği olduğunu göstermektedir. Ama yaptıkları iyiliklere karşılık dünyada çeşitli nimetler vermek suretiyle onları hemen mükafatlandırmaktadır. Buna karşılık cezalarını kıyamet gününe ertelemek, O'nun hikmetinin gereğidir. İşte bu âyetin yorumu budur. En doğrusunu Allah bilir. Bize kavuşacaklarına inanmayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp durmak üzere kendi hallerine bırakırız. Yani onları terkederiz, kendilerine vâdedilen azap vakti gelinceye kadar kör ve şaşkın olarak bırakırız.
Yorumu Yorumla
-
yuaccilu (يُعَجِّلُ) / isti'câlehum (اسْتِعْجَالَهُمْ)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde "a-c-l" kökünün temel anlamının "bir şeyi vaktinden önce istemek, ivme, hız ve beklemeye tahammül edememek" olduğunu belirtir. Bu kök, yavaşlığın ve teenninin (düşünerek hareket etmenin) tam zıddıdır. Eylem, doğası gereği bir sabırsızlık hali barındırır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "acele" kavramını "bir şeyi gerektirdiği ve olması gereken zamandan önce talep etmek" olarak açıklar. Ayette geçen "yuaccilu" (acele etseydi) ve "isti'câlehum" (onların acele istemeleri) kelimelerinin aynı cümlede kullanılmasıyla Kuran, insanın fıtri bir zafiyeti olan sabırsızlığını teolojik bir boyuta taşır. Râgıb'a göre müşrikler, idrak eksikliklerinden ötürü ilahi azabı veya sonlarını tıpkı faydalı bir nimeti istercesine büyük bir acelecilikle talep etmektedirler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin arka planındaki tarihsel ve psikolojik bağlama dikkat çeker. Mekke döneminde Kuran'ın inanç esaslarına ve peygamberin uyarılarına karşı direnen müşrikler, "Eğer doğru söylüyorsan o vadettiğin azabı hemen getir" diyerek alaycı bir meydan okuma sergilemişlerdir. Ayetteki bu kelimeler, müşriklerin bu provokatif aceleciliğine karşı Allah'ın mutlak iradesinin onların kaprislerine göre şekillenmeyeceğini ve ilahi planın (sünnetullah) kendi takvimine göre işlediğini vurgular.
eş-şerra (الشَّرَّ)
İbn Fâris, "ş-r-r" kökünün "yayılmak, istikrarsızlık, tabiatın reddettiği kötü ve rahatsız edici durum" anlamına geldiğini ifade eder. İnsanın huzurunu bozan, canına veya malına zarar veren her türlü olumsuzluk lügatte bu kavramla karşılanır.
Râgıb el-İsfahânî, "şerr" kelimesini "herkesin yüz çevirdiği, tabiatın ve aklın reddettiği şey" olarak tanımlar ve "hayr" kavramının zıddı olarak konumlandırır. Ayetteki kullanımıyla şerr, müşriklerin pervasızca meydan okuyarak üzerlerine inmesini istedikleri ilahi azap, yıkım ve helak edilme durumudur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde "şerr" ve "hayr" kavramlarının İslam öncesi Arap toplumundaki (cahiliye) salt materyalist kullanımlarından teolojik bir anlama evrilişini inceler. Cahiliye şiirinde şerr; yoksulluk, kabile savaşında yenilgi veya hastalıktır. Kuran ise bu kavramı ontolojik bir boyuta taşıyarak, insanın kendi iradesiyle küfrü seçmesinin bir sonucu olan eskatolojik (ahiret odaklı) veya ilahi kaynaklı cezayı "şerr" olarak tanımlar.
el-hayri (الْخَيْرِ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "bir şeye yönelmek, meyletmek ve daha iyi olanı seçmek" anlamlarını taşıdığını belirtir. İnsanın fıtrat gereği kendine fayda sağlayacak olana yönelme eğilimi bu kökte mevcuttur.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "akıl, adalet, fazilet ve zenginlik gibi bütün insanların arzuladığı ve fayda gördüğü şeyler" olarak açıklar. Ayette insanın "hayr" (iyilik, zenginlik, dünya nimeti) konusundaki şiddetli talebi ile "şerr" (azap ve yıkım) konusundaki provokatif talebi kıyaslanarak, insanın tutarsız yapısı gözler önüne serilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimelerin zıtlığı üzerinden insanın varoluşsal psikolojisini analiz eder. İnsan, tabiatı gereği "hayr" olanı elde etmek için büyük bir hırs ve acelecilik gösterir. Ancak ayet, hakikati inkar eden körleşmiş bir zihniyetin, aynı hırsı kendi sonunu getirecek olan "şerr" (azap) için de gösterebileceğini, bu durumun insanın rasyonel düşünme yetisini ne denli kaybedebileceğinin bir kanıtı olduğunu vurgular.
kudıye (قُضِيَ)
İbn Fâris, "k-d-y" kökünün asli anlamının "bir işi kesin olarak hükme bağlamak, tamamlamak, bitirmek ve kesip atmak" olduğunu belirtir. Ortada bir belirsizlik kalmaksızın eylemin nihayete erdirilmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "kaza" kavramını "bir işi sözlü veya fiili olarak kesinleştirmek ve ayırmak" şeklinde tanımlar. Ayetteki "kudıye ileyhim" (onların işi bitirilirdi/hükümleri verilirdi) ifadesi, eğer Allah insanların aceleci dualarına ve kışkırtmalarına hemen icabet etseydi, onların derhal helak edileceklerini ve onlara tanınan mühletin kesin bir kararla sonlandırılmış olacağını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah'ın "hilm" (yumuşaklık, müsamaha) sıfatıyla zıtlık içinde değerlendirir. Müşriklerin cehalet ve kibrine karşı Allah'ın hemen "kaza" (kesin yıkım hükmü) ile karşılık vermemesi, İslam öncesi Arap şairlerinin fevri ve kan dökücü intikamcılığına karşı ilahi karakterin mutlak dinginliğini, sabrını ve mühlet verme taktiğini gösterir.
eceluhum (أَجَلُهُمْ)
İbn Fâris, "e-c-l" kökünün "bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek ve bir varlık veya eylem için belirlenmiş son sınır" anlamına geldiğini belirtir. Zamanın ucu açık bir şekilde akması değil, kesin bir bitiş noktasına sahip olmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kelimesini "bir şeyin süresinin ve ömrünün bittiği belirlenmiş vakit" olarak açıklar. Ayette, her insanın ve her toplumun Allah katında takdir edilmiş matematiksel ve kaderi bir bitiş çizgisi olduğu, bu çizginin beşeri kışkırtmalarla veya acelecilikle öne çekilmeyeceği gerçeği vurgulanır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, kelimenin Arapça kök yapısında (e-c-l) varlığını kabul etmekle birlikte, her bireyin ve toplumun ilahi bir kitapta yazılı sabit bir "ölüm/yargı vakti" (ecel) olduğu şeklindeki kesin teolojik inancın, Geç Antik Çağ'da Süryanice ve İbranice konuşan Yakındoğu monoteizminin eskatolojik zaman algısıyla birebir örtüştüğünü ve Kuran'ın bu ortak dini zaman felsefesini kullandığını ifade eder.
tuğyânihim (طُغْيَانِهِمْ)
İbn Fâris, "t-ğ-y" kökünün temelinde "suyun yatağından taşarak sınırı aşması, sel olup haddi geçmek" anlamının bulunduğunu söyler. Taşkınlık ve sınırı ihlal etmek bu kavramın özüdür.
Râgıb el-İsfahânî, "tuğyan" kavramını insanın haddini aşarak kibre kapılması, ilahi ve ahlaki sınırları ihlal etmesi olarak tanımlar. Ayette ahireti ummayanların içinde bırakıldıkları durum olarak zikredilmesi, onların kendi iradeleriyle başlattıkları bu "ontolojik taşkınlığın", nihayetinde kendi helaklerini hazırlayan bir bataklığa dönüşmesini simgeler.
Toshihiko Izutsu, "tuğyan" kelimesini Kuran'ın şirk psikolojisini tanımlarken kullandığı en kilit kavramlardan biri olarak görür. Izutsu'ya göre "tuğyan", kişinin kendini Allah'tan bağımsız, kendi kendine yeten (müstağni) bir varlık olarak görmesinden doğan bir şımarıklıktır. İnsanlık sınırından taşarak Tanrı'nın otorite alanına tecavüz etme girişimidir. Bu yüzden müşrikler, peygambere boyun eğmeyi bir statü kaybı olarak gördükleri için kabilevi bir kibirle "tuğyan"a düşmüşlerdir.
ya'mehûn (يَعْمَهُونَ)
İbn Fâris, "a-m-h" kökünün "yol işareti olmaması sebebiyle çölde yönünü kaybetmek, ne yapacağını bilememek, şaşkınlık ve tereddüt içinde bocalayıp durmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiili "basiretin, kalp gözünün ve aklın körleşmesi" olarak izah eder. Fiziksel göz körlüğü için "amâ" kelimesi kullanılırken, "ameh" tamamen ruhsal ve zihinsel bir körlük, hakikati görememe halidir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye dönemi çöl yaşamından beslenen güçlü metaforik arka planını Kuran semantiğine uygular. Yönlendirici yıldızların veya işaretlerin (ayetlerin) olmadığı uçsuz bucaksız bir çölde kaybolan insanın yaşadığı dehşet ve amaçsızca dönüp durma hali; Kuran dilinde ahirete inanmayan, ilahi hidayet rehberinden (nurdan) yoksun kalan ve kendi "tuğyan"ının karanlığında bocalayan inkar edicinin ruhsal durumunu resmetmek için kullanılmış çarpıcı bir teolojik tasvirdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla