دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
Orada onların duaları, 'Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım!'; karşılıklı iyi dilekleri de 'selâm' şeklinde olacaktır. Duaları da, 'Âlemlerin Rabb'i olan Allaha hamdolsun' diyerek son bulur.
Cennette Müminlerin Konuşmaları
Orada onların duaları, 'Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım!' olacaktır. Bazıları buradaki "da'vâhum (دَعْوَاهُمْ) sözcüğüne iman davası anlamı vermişlerdir. Yani onlar dünyada Allah'ın birliğini ve O'nun eksikliklerden münezzeh olduğunu iddia ettikleri gibi, âhirette de imanın ve tevhidin Allah'a ait olduğunu ve O'nun eksikliklerden münezzeh olduğunu iddia ederler. Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım. Bu beyandaki "sübhan (سُبْحَانَ) sözcüğü, Allah'ın münezzeh olduğunu, hiçbir benzerinin bulunmadığını ve mülhit Müşebbihe'nin nitelediği her türlü âfetlerden berî olduğunu ifade eden bir kelimedir. Bu âyet, mekânların (dünya ve âhiretin) değişmesiyle fikirlerin ve iddiaların değişmediğini göstermektedir. Müfessirlerin geneli buradaki davahum (دَعْوَاهُمْ) kelimesinin iddia anlamına değil, dua anlamına geldiğini söylerler ve şöyle derler: İnsanlar yiyecek veya içecek arzu ettiklerinde veya canları başka bir şey çektiğinde "sübhanekellahumme" (سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ) diye dua ederler, bunun üzerine istedikleri ve canlarının çektiği şeyler hemen kendilerine verilir. Fakat cennette lezzetlerin ardı arkasının kesilmediği söylenmiştir. Şayet onların söyledikleri doğru olsaydı, söz konusu lezzetlerin ve isteklerin arkasının kesilmesi gerekirdi. Ancak buna karşı şöyle söylenmiştir: Onlara yeni istekler ve temennilerde bulunmaları ilham edilir ve onlar da sürekli isteklerde bulunurlar. Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurmuştur: "Sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak". "Beğendikleri meyveler ve canlarının çektiği kuş etleri olacak". Cenâb-ı Hakk'ın bununla neyi kastettiğini kesin olarak bilemeyiz. Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım! Bu beyan çeşitli şekillerde anlaşılabilir. Birincisi, bu ifade cennet ehlinin tevhitten başka bir yükümlülüğü olmadığını haber vermektedir, bundan maksat da kelime-i tevhittir. İkincisi, müminler bu sözü, gördükleri nimetlerin büyüklüğünden ve müşahede ettikleri acayipliklerden dolayı söyleyeceklerdir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vermiş olduğu çeşitli renk ve tattaki nimetlere ve yiyeceklere karşı teşekkür için bu sözü söyleyecekler.
Karşılıklı iyi dilekleri de 'selâm' şeklinde olacaktır. Müfessirler şöyle derler: Melekler cennette müminlere canlarının çektiği çeşitli renk ve tattaki nimetleri getirirler, onlara selâm verirler, müminler de meleklerin selâmını alırlar. İşte karşılıklı iyi dilekleri 'selâm' şeklinde olacaktır meâlindeki cümle bunu ifade etmektedir. Bu nimetleri yiyip bitirdiklerinde de âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun diyecekler. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) ve diğer müfessirlerin görüşüdür. Karşılıklı iyi dilekleri 'selâm' şeklinde olacaktır cümlesindeki selam (سَلامٌ) lafzı, hiçbir hata ve kusur içermeyen, kabalık ve çirkinlikten sâlim bir söz gibidir. Yani onların cennette birbirleriyle konuşmaları her türlü ayıptan ve kusurdan uzaktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîmde şöyle buyurulmaktadır: "Orada boş bir söz işitmezler". "Sadece şu söz: Size esenlikler, size mutluluklar!..."
Onların duaları da, Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun' diyerek son bulur. Müfessirler şöyle derler: Onlar bu sözü, yemeyi içmeyi bitirdikleri sırada söylerler. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Allah dünya ve âhirette kendilerine verdiği nimetler üzerine, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun, diye şükretmelerinden dolayı kullarından razı olur. Onların duaları son bulur meâlindeki cümle, dünyadaki dualarının âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun şeklinde olduğu gibi, sanki âhiretteki dualarının da âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun, şeklinde olduğunu belirtmektedir.
Yorumu Yorumla
-
da'vâhum (دَعْوَاهُمْ)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "d-a-v" kökünün temel anlamının "birini çağırmak, seslenmek, davet etmek ve bir şeyi talep etmek" olduğunu belirtir. Bu eylem, kişinin bir ihtiyacını veya arzusunu dile getirmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta bu kelimenin dua ve nida anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki cennetliklerin "davâ"sı, dünyadaki gibi bir eksikliği gidermek için yapılan bir yakarış değil; ilahi huzurda olmanın verdiği mutlak tatminle Allah'ı yüceltmeye yönelik bir sesleniş ve şükür ifadesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu kelimenin sosyal bağlamdan teolojik bağlama geçişini inceler. Cahiliye Arap toplumunda "davet/nida", savaşta veya kriz anında kabile mensuplarını yardıma çağırmak gibi yatay ve dünyevi bir anlama sahipken; Kuran bu kelimeyi insanın doğrudan aşkın Yaratıcı'ya yönelttiği dikey bir iletişime, yani salt teolojik bir duaya dönüştürmüştür. Cennet tasvirindeki bu sesleniş, o dikey iletişimin ulaştığı en kâmil, menfaatsiz noktayı temsil eder.
subhâneke (سُبْحَانَكَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "s-b-h" kökünün asli anlamının "suda veya havada hızlıca akıp gitmek, yüzmek ve uzaklaşmak" olduğunu belirtir. "Tesbih" etmek, Allah'ı O'na yakışmayan her türlü noksanlıktan, beşeri sıfattan ve kötülükten hızla uzak tutmak, tenzih etmektir.
Râgıb el-İsfahânî, kavramı "Allah'ı, zatına uygun olmayan her şeyden arındırmak ve yüceltmek" olarak tanımlar. Ayette cennet ehlinin sözüne bu ifadeyle başlaması, onların ilahi azamet karşısındaki hayranlıklarını ve varoluşsal arınmalarını yansıtan kusursuz bir teolojik idraktir.
Angelika Neuwirth, bu kelimeyi Geç Antik Çağ dini retoriği ışığında analiz eder. Neuwirth'e göre "Sübhâneke" (Sen eksikliklerden münezzehsin) nidası, Hristiyan litürjisindeki "Gloria" (Yücelik Tanrı'yadır) tarzı doxolojik (Tanrı'yı yüceltme) formüllerin Kuran'ın akustik ve ritüel evrenindeki karşılığıdır. Ayet, cenneti bir tür göksel mabet olarak kurgulayarak, inananların ağzından bu litürjik ilahiyi seslendirir.
allahümme (اللَّهُمَّ)
Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin özünde nida edatı (Yâ) düşmüş bir şekilde "Yâ Allah" demek olduğunu, sonundaki şeddeli "mim" harfinin ise düşen nida edatının yerini tutarak duaya tahsis edilmiş güçlü bir sesleniş kalıbı oluşturduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Allah ismine dayandığını, ancak "Allahümme" formunun (Ey Allah'ım) büyük ihtimalle Yahudi-Hristiyan dua geleneğinde kullanılan İbranice "Elohîm" veya Süryanice "Alâhâ" kelimelerinin Kuran'ın dua terminolojisine özgü, fonetik olarak uyarlanmış bir kalıbı (calque) olabileceğini iddia eder.
tehiyyetuhum (تَحِيَّتُهُمْ)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün temelinde "hayat, canlılık ve ölümün/yok oluşun zıddı" anlamının bulunduğunu ifade eder. "Tahiyye", birine "Hayyakallah" (Allah sana uzun ömür versin, seni yaşatsın) diyerek hayat ve esenlik dilemektir.
Râgıb el-İsfahânî, "tahiyye" kelimesinin bir karşılamada karşı tarafa bedensel ve ruhsal olarak zarar gelmemesi, uzun ve güvenli bir ömür sürmesi temennisi olduğunu belirtir. Ayette cennet ehlinin aralarındaki iletişimin ve meleklerin onlara hitabının "tahiyye" olması, orada ölümün tamamen ortadan kalktığına ve ebedi hayata (huld) yapılan mutlak bir vurgudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arap kültüründeki tarihsel arka planına dikkat çeker. Kralların veya kabile reislerinin huzuruna çıkıldığında kullanılan ve ast-üst ilişkisi barındıran cahiliye dönemi "tahiyye" (selamlama ve ömür dileme) ritüelleri, Kuran'da eşitlikçi, sevgi temelli ve barış odaklı bir eskatolojik iletişim modeline dönüştürülmüştür.
selâm (سَلَامٌ)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün asli anlamının "her türlü afetten, eksiklikten, hastalıktan ve kargaşadan uzak olup esenlik ve güvenlik içinde bulunmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, selamı "zahiri ve batıni her türlü zarardan salim olmak" şeklinde açıklar. Cennetin doğası bizzat "Dâru's-Selâm" (Barış/Esenlik Yurdu) olduğu için, ayette cennet ehlinin birbirlerine selam vermesi, sadece bir iletişim formülü değil; bulundukları mekânın acısız, korkusuz ve mutlak huzur barındıran ontolojik gerçekliğinin sözlü ilanıdır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Arapça kök yapısında var olduğunu kabul etmekle beraber; "selâm"ın spesifik bir dini selamlama ve ilahi esenlik terimi olarak kullanılmasında Süryanice "şlâmâ" ve İbranice "şalom" kelimelerinin derin bir anlamsal etkisi (semantic loan) olduğunu savunur. Bu, tek Tanrılı Ortadoğu dinlerinin ortak cennet vizyonunun dildeki yansımasıdır.
Toshihiko Izutsu, selam kavramını İslam öncesi dönemin sosyolojik yapısıyla zıtlık içinde ele alır. Kan davalarının, intikamın ve güvensizliğin hakim olduğu cahiliye çöl toplumunda, başka bir kabile mensubuyla karşılaşmak her an ölüm tehlikesi demekti. Kuran, bu savaş halinin yerine "selâm"ı (mutlak güven ve barış sözünü) yerleştirerek, cenneti yeryüzündeki kaosun ve korkunun tamamen aşıldığı nihai antitez olarak kurgulamıştır.
el-hamdu (الْحَمْدُ)
İbn Fâris, "h-m-d" kökünün "birinin iyiliğini, güzelliğini ve üstünlüğünü dile getirerek onu övmek" anlamına geldiğini belirtir. Teşekkür etmekten daha kapsamlıdır, çünkü şükür sadece yapılan bir iyiliğe karşılık verilirken, hamd karşı tarafın bizzat sahip olduğu yüce nitelikler için de yapılır.
Râgıb el-İsfahânî, hamd kavramını "medh" (sıradan övgü) ve "şükür" (minnettarlık) kavramlarının arasında konumlandırır. Hamd, irade sahibi, yüce ve nimet veren bir varlığa karşı duyulan saygı ve övgüdür. Ayette cennetliklerin sözlerini "Alemlerin Rabbine hamd olsun" diyerek bitirmeleri, ilahi lütuflar karşısında nefislerindeki mutlak hoşnutluğun teolojik bir özetidir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'da hamd kavramının ahlaki boyutunu inceler. İslam öncesi şiirde hamd (övgü), genellikle kabile reislerinin soyu, cömertliği veya savaşçılığı için yapılan dünyevi ve yatay bir eylemdi. Kuran, evrendeki tüm iyiliğin ve rızkın tek kaynağının Allah olduğunu belirterek, "hamd" eylemini kabilevi övgü sisteminden koparmış ve sadece Yaratıcı'ya yöneltilmesi gereken dikey ve mutlak bir tapınma formuna (el-hamdulillah) dönüştürmüştür.
el-âlemîn (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün temelinde "bir şeyi diğerinden ayıran, belirgin kılan nişan, iz ve alamet" anlamının bulunduğunu söyler. İlim (bilgi) de bu köktendir, çünkü bilgi nesneleri birbirinden ayırt etmeyi sağlar. Âlem, Yaratıcı'sına delalet eden, O'nun varlığına alamet olan her şeydir.
Râgıb el-İsfahânî, "âlem" kelimesini "Allah'ın dışındaki tüm varlıklar" veya daha spesifik olarak "akıl ve idrak sahibi canlı türleri" (insanlar, melekler, cinler) olarak tanımlar. Allah'ın bu alemlerin "Rabbi" olması, O'nun mutlak egemenliğini ve evrendeki her zerreyi yöneten kozmik idaresini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça lügat yapısıyla bağdaşmakla birlikte, Kuran'da kullanılan "el-âlemîn" formunun (Alemler/Evrenler) doğrudan Aramice/Süryanice'deki "âlmâ" (çağ, dünya, ebediyet) kelimesinden Arapçaya geçmiş bir dini terim olduğunu savunur. Yahudi-Hristiyan literatüründeki "Rabbu'l-âlemîn" (Dünyaların/Çağların Efendisi) kalıbı, Kuran'ın teolojik dilinde kendine yer bulmuştur.
Christoph Luxenberg, Syro-Aramice okuma yöntemiyle kelimeye farklı bir perspektif getirir. Süryani litürjisinde sıklıkla geçen "l'olmin" (sonsuza dek, ebediyen) ifadesinin Kuran yazımına yansıdığını iddia eder. Luxenberg'e göre bu ifadenin kökensel anlamı mekan belirten "dünyalar"dan ziyade zaman belirten "çağlar/ebediyet"tir ve "Rabbu'l-âlemîn", zamanın ve ebediyetin mutlak hakimi olan Tanrı anlamına gelmektedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla