Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 8. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike me/vâhumu-nnâru bimâ kânû yeksibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      7-8. Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar, nişanlarımızı (kanıtlarımızı) görmemekte ısrar edenler var ya, hak ettikleri için onların yeri ateştir.

      Korku ve Ümit ile Sabır ve Şükür

      Bize kavuşma ümidi taşımayanlar. Bazıları şöyle demişlerdir: Bize kavuşma ümidi taşımayanlar meâlindeki beyan, kavuşmaktan ümidini kesenler anlamına gelir. Yani Allah'ın yaratıklara vâdetmiş olduğu sevaptan ümitlerini keserler ve umulan, tamah edilen şeylere rağbet etmezler, demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, yani bize kavuşmaktan korkmayanlar demektir. Her korkuda mutlaka bir parça ümit, her ümitte de mutlaka bir parça korku vardır. Zira içinde ümit bulunmayan korku tamamen yeisten, ümitsizlikten ibarettir, yine içinde korku bulunmayan ümit de (Allah'ın cezalandırmasından) güven ve emniyette olmak demektir. Lâkin iyiliklerde ve hayırlarda esas olan, içinde korku bulunan ümittir. Kötülüklerde ve günahlarda esas olan da, içinde ümidin en küçüğünün bulunduğu korkudur. Nitekim daha önce şükrün ve sabrın da aynı şey olduğunu söylemiştik. Çünkü sabır, şehvetlere ve lezzetlere karşı kendini tutmaktır, şükür de hayır yolunda çalışmaktır. İnsan kendini şehvetlere karşı koruduğunda, hayır yolunda çalışmış demektir. Bundan dolayı biz, bunların ikisi de aynı şeydir diyoruz. Zira şükür kabullenmektir, sabır da aynı şeydir. Yalnız şu kadar var ki, şükür nimetleri kabullenmek, sabır ise belâları ve musibetleri kabullenmektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar. Yani sanki ebedî kalacaklarmış gibi sadece dünya için çalışmaya devam etmeyi tercih edenler. Nişanlarımızı (kanıtlarımızı) görmemekte ısrar edenler var ya, hak ettikleri için onların yeri ateştir. Ayetleri reddettikleri ve onları inkâr ettikleri için gidecekleri yer ateştir. Dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar. Bu beyan iki anlama gelebilir: Birincisi, onlar dünya ile mutlu oldular, dünyanın güzelliklerini âhiretin güzelliklerine tercih ettiler. İkincisi, onların dünyaya razı olup, onunla mutluluk ve huzur duymaları, kendilerini tefekkürden ve âhireti düşünmekten alıkoydu.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        me'vâhum (مَأْوَاهُمُ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde kelimenin dayandığı "e-v-y" kökünün "bir araya toplanmak, bir şeye sığınmak ve dönüp varılacak yer" temel anlamlarına geldiğini belirtir. Bir kimsenin güvende hissetmek için kapandığı, gecelediği veya tehlikelerden kaçıp himayesine girdiği mekânı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimeyi "canlının sığındığı, barındığı ve geri döndüğü nihai yer" olarak tanımlar. Ayette cehennemin (ateşin) bir "sığınak/barınak" (me'vâ) olarak isimlendirilmesi, Kuran'ın ironik ve sarsıcı üslubunun bir parçasıdır. Doğası gereği güvenlik ve huzur çağrıştıran bu kelime, hakikati inkar edenlerin kaçıp sığınabilecekleri yegane yerin aslında bir azap mekanı olduğunu vurgulayarak bu sahte güvenlik hissini yıkar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin dünya hayatındaki sığınak algısına ve bu kelimenin retorik kullanımına dikkat çeker. Servetlerini, statülerini ve kabile asabiyetini mutlak bir barınak (me'vâ) olarak gören Mekke zihniyetine karşı ayet, ahiretteki yegane ve kaçınılmaz ikametgahlarının bizzat kendi elleriyle hazırladıkları ateş olacağını belirterek onların dünyevi sığınak tasavvurlarını boşa çıkarır.

        en-nâru (النَّارُ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün "aydınlık, parıltı ve ısı yayan şey" anlamında olduğunu belirtir. Maddeyi yakan, yok eden ve şiddetli bir hararete sahip olan bu unsur, lügatte ışık ve ateşin ortak köksel doğasına (nûr ve nâr) dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, kavramı "duyularla idrak edilen yakıcı alev" olarak tanımlar. Ancak eskatolojik (ahiret) bağlamında Kuran'da bu kelime salt bir tabiat olayı değil; önceki ayette bahsedildiği üzere dünyevi hazlara razı olup ilahi ayetlerden gafil olanlar için takdir edilmiş, ilahi adaletin tecelli ettiği azap yurdunun (cehennemin) doğrudan adıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Arapça kökenli olduğunu belirtmekle birlikte, Sami dillerindeki ortak kullanımına (Aramice/Süryanice "nûrâ") işaret eder. Jeffery'ye göre "en-nâr"ın Kuran'da nihai yargı, arınma veya azap mercii olarak kullanılması, Geç Antik Çağ Yakındoğu'sunun eskatolojik cehennem (ateş gölü) tasavvuruyla güçlü bir teolojik paralellik gösterir.

        yeksibûn (يَكْسِبُونَ)

        İbn Fâris, "k-s-b" kökünün temel anlamının "arayıp bulmak, çalışıp çabalamak, toplamak ve kazanç elde etmek" olduğunu ifade eder. İnsanın kendi iradesi ve emeğiyle bir şeyi kendine mal etmesi, kazanması eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, kesb eylemini "insanın kendi çabası ve fiiliyle elde ettiği, kendisine dönen fayda veya zarar" olarak açıklar. Ayette bu kelime, ahiretteki ateş azabının ilahi bir zorbalık olmadığını; kişinin bizzat kendi dünyevi eylemlerinin, niyetlerinin ve gafilce yaşantısının birikmiş bedeli (kazancı) olduğunu ifade ederek ahlaki sorumluluğu insana yükler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde bu kelimeyi Kuran'ın "ticari kelime dağarcığı" bağlamında son derece detaylı inceler. Mekkeli müşriklerin hayatlarının merkezinde kervan ticareti, kâr ve zarar hesapları vardı. Kuran, onların çok iyi bildiği bu "kesb" (kazanç/kâr etme) fiilini alıp teolojik ve ahlaki bir kavrama dönüştürmüştür. Dünya hayatıyla tatmin olanlar (7. ayet) sürekli maddi kazanç elde ettiklerini düşünürken, aslında eskatolojik düzlemde sadece "ateş" biriktirmekte ve kendi iflaslarını "kazanmaktadırlar".

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kesb kavramının insan iradesi merkezindeki yerine değinir. "Kazanmakta oldukları şeyler yüzünden" ifadesinin, insanın ontolojik olarak kendi kaderini belirleyen aktif bir fail (özne) olduğunu gösterdiğini belirtir. İlahi adalet, rastgele bir ceza vermez; tamamen insanın kendi "kesb"ine, yani özgür iradesine dayalı eylemlerine karşılık verir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X