اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Kuşkusuz Rabb'iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da (yarattığı) arşa hâkim olan, her işi yöneten Allah'tır. O izin vermedikçe şefaat edecek biri de yoktur. İşte bu Allah sizin Rabbinizdir, öyleyse O'na kulluk ediniz. Bunları düşünmez misiniz!
Rabb'iniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı. O gün insanlar putlara ve heykellere tapıyor, din adamlarını ve ruhbanlarını da Allah'tan gayrı Rab ediniyorlardı. Allah bu âyette sizin Rabb'iniz buyurarak, kulluk edilmeye ve tanrılığa lâyık bulunanın sizin o taptıklarınız değil, hem sizi yaratan ve hem de gökleri ve yeri yaratan Rabb'iniz Allah olduğunu beyan etmektedir. Altı günde yarattı, sonra da (yarattığı) arşa hâkim oldu, meâlindeki beyan hakkında daha önce bilgi verilmişti.
Her işi yöneten O'dur. Önceki âyet hakkında söylendiği gibi, bu âyet de kendisine kulluk tahsis edilmeye ve şükredilmeye lâyık olan, her şeyi yöneten Allah'tır, anlamına gelir. Kendilerine faydalı olan şeyleri kazandırmak ve zararlı olan şeyleri defetmek suretiyle bütün yaratıkların menfaatlerini yöneten O'dur; kendilerine kulluk yapanlara fayda sağlamak yahut onlardan zararı defetmek bir yana, bizzat kendilerine yarar sağlamak yahut zararları defetmek gücüne sahip olmayanlar değil! Bazı müfessirler, her işi yöneten O'dur meâlindeki beyana 'hüküm veren O'dur' diye anlam vermişlerdir. Yönetme ve hüküm, aynı şeydir. Bazıları da yönetir anlamına gelen "yudebbiru" (يُدَبِّرُ) lafzına "yukaddiru" (يُقَدِّرُ) yani takdir eder mânası vermiştir. Bu da az önce söylediğimiz gibidir; yani yönetme ve takdir aynı anlama gelir.
Şefaat
O izin vermedikçe şefaat edecek biri de yoktur. Şefâatçi, şefaat isteyeceği zâtın nezdinde üstün bir konuma ve değere sahiptir. Dünyada kendisinden şefaat talep edeceği kişi nezdinde belli bir değere ve konuma sahip olmayan hiç kimse, bir insan için başka birine gidip şefaat talep etmez. Durum böyle olmakla birlikte, yine de ancak kendisine izin verildikten sonra tevhit inancı ile gelen birine şefaat edebilir.
İşte bu Allah sizin Rabb'inizdir, öyleyse O'na kulluk ediniz. Buradaki işte bu anlamına gelen "zaliküm" (ذلِكُمْ) kulluk edilmeye lâyık olan işte bu Rabb'inizdir, demektir. Sizleri de, gökleri ve yeri de yaratan ve işlerinizi yöneten O'dur. Binâenaleyh O'na kulluk edin! Bunlardan hiçbirine sahip olmayanlara kulluk etmeyin!
Bunları düşünmez misiniz? Kulluk edilmeye lâyık olanın ve kendisine şükredilmesi gerekenin, sizin kulluk ettikleriniz değil O olduğunu düşünmez misiniz? Yahut hem sizleri, hem de gökleri ve yeri yaratanın o Rabb'iniz olduğunu düşünmez misiniz? Yaratıkların menfaatine uygun olarak işleri idare eden, insanların dünyaları ve dinleri konusundaki yararlarının kaynağı olan, insanların kulluk ettikleri nesneler değil, O'dur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Rab (رَبّ)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde bu kelimenin "r-b-b" kökünden geldiğini ve asli anlamının "bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek ve o şey tamlık/yetkinlik seviyesine ulaşıncaya kadar onunla ilgilenmek" olduğunu ifade eder. Mülkiyet, efendilik ve yöneticilik anlamları bu temel ıslah ve terbiye etme eylemine dayanır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kavramı "bir şeyi adım adım, aşama aşama nihai gayesine doğru geliştirmek ve terbiye etmek" şeklinde tanımlar. Ayette geçen "Rabbekum" (Sizin Rabbiniz) ifadesiyle, Allah'ın sadece evreni bir kez var edip bırakan bir yaratıcı olmadığı, aksine insanın ve tüm mevcudiyetin gelişimini an be an yöneten, ihtiyaçlarını karşılayan aktif bir mürebbi olduğu vurgulanır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dilleri ailesindeki (Aramice/Süryanice "Rabb", İbranice "Rabbi") yaygın kullanımına dikkat çeker. "Efendi, ulu, öğretmen" anlamlarına gelen bu kökün, İslam öncesi Arap yarımadasındaki Yahudi-Hristiyan kültürel havzasının etkisiyle Tanrı için "Yüce Efendi" anlamında dini bir terim olarak Kur'an terminolojisine yerleştiğini savunur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu kelimeyi İslam öncesi Arap toplumundaki "seyyid" (kabile reisi/efendi) kavramıyla karşılaştırmalı olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "Rab" kavramı, evrensel ve mutlak bir efendiliği ifade ederek, insanın konumunu "abd" (boyun eğen kul) olarak yeniden tanımlamış ve pagan dönemin yatay, asabiyete dayalı kabile hiyerarşisini, dikey ve kozmik bir itaat modeline dönüştürmüştür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekkeli müşriklerin Allah'ı bir "Yaratıcı" olarak kabul ettiklerini ancak günlük işlerin idaresi ve rızık gibi "Rab"lık fonksiyonlarını putlarına paylaştırdıklarını belirtir. Bu bağlamda ayetteki kullanımın, gökleri ve yeri yaratan kudretin aynı zamanda tek ve yegane "Rab" (idareci/efendi) olduğunu vurgulayarak bu şirke dayalı yetki paylaşımını reddeden tarihsel bir düzeltme olduğunu analiz eder.
haleka (خَلَقَ)
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temel anlamının "bir şeyi ölçmek, miktarını ve sınırlarını belirlemek, pürüzsüz hale getirmek" olduğunu belirtir. Buna göre yaratma eylemi (halk), rastgele bir var etme değil, her bir unsuru hassas bir ölçüye, dengeye ve takdire bağlama işlemidir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "bir şeyi daha önce var olan bir örneği, modeli veya maddesi olmaksızın yoktan var etmek" (ibdâ) ve "bir şeyi başka bir şeyden şekillendirerek dönüştürmek" olarak iki kategoride inceler. Göklerin ve yerin yaratılması bağlamında bu kelime, muazzam bir evrenin kusursuz bir tasarımla, yokluktan varlık sahnesine çıkarılmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "haleka" fiilini Kur'an'ın ontolojik devrimi çerçevesinde ele alır. Cahiliye dönemi şiirinde hakim olan karanlık, kör ve amaçsız "Dehr" (zaman/kader) anlayışına karşı Kur'an, evrenin kör tesadüflerin veya amansız zamanın bir ürünü olmadığını; şuurlu, irade sahibi ve mutlak kudretli bir Yaratıcı'nın ölçülü ve amaçlı bir "halk" (yaratma) eyleminin sonucu olduğunu bu kelimeyle merkeze oturtmuştur.
istevâ (اسْتَوَى)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün "eşitlik, doğruluk, denge, bir şeyin eğriliğinin giderilip dümdüz ve tam/kâmil hale gelmesi" anlamlarını taşıdığını ifade eder. İstikrar ve denge bulma eylemi bu kökün temel dinamiğidir.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "alâ" (üzerine) edatıyla kullanıldığında (istevâ alâ) "hâkim olmak, otorite kurmak ve istila etmek" anlamına geldiğini açıklar. Buna göre "Arş'a istiva etmek", fiziksel bir oturma veya mekân tutma değil; Allah'ın evreni yarattıktan sonra mutlak egemenliğini, yönetimini ve kudretini tüm varlık alemi üzerinde eksiksiz bir şekilde tesis etmesini simgeler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelime üzerinden dönen teolojik ve kelami tartışmalara değinerek, "istivâ" kelimesinin antropomorfik (insan biçimci) bir yanılgıyla yorumlanmaması gerektiğini belirtir. Dilbilimsel bağlamda bu ifadenin, bir hükümdarın tahta geçerek ülkenin idaresini eline alması metaforu üzerinden, Allah'ın kozmik idareyi ve mutlak saltanatı elinde tuttuğunu anlatan mecazi ve edebi bir beyan olduğunu vurgular.
el-arşi (الْعَرْشِ)
İbn Fâris, "a-r-ş" kökünün temelinde "gölgelik yapan, yükseltilmiş yapı, çatı veya taht" anlamının bulunduğunu belirtir. Yerden yüksekte olan ve altındakileri ihata eden her türlü yapısal unsur bu kökle ifade edilir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin orijinalinde "hükümdarın üzerine oturduğu taht" anlamına geldiğini, ancak Kur'an terminolojisinde Allah için kullanıldığında bunun salt "ilahi otorite, mutlak kudret merkezi ve mülk" anlamında bir istiare (metafor) olduğunu izah eder. Görünen ve görünmeyen tüm varlık alemi bu otoritenin altındadır.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Arapça olmadığını, Habeşçe ("'arash") veya Aramice/Süryanice ("'arsâ") dillerinden, yani "taht, sedir, yatak" anlamındaki kelimelerden Arapçaya geçtiğini ileri sürer. Jeffery'ye göre bu kelime, İslam öncesi dönemde kültürel etkileşimlerle Arap diline girmiş ve Kur'an tarafından Tanrı'nın göksel krallığını ve azametini ifade etmek üzere teolojik bir terim olarak yeniden kurgulanmıştır.
Gabriel Said Reynolds, "arş" kavramını Geç Antik Çağ'ın teolojik ve siyasi tasavvurları ışığında okur. Dünyevi kralların mutlak güçlerini tahtları üzerinden sergilemeleri gibi, Kur'an da muhataplarının zihnindeki bu güçlü "kraliyet" imgesini kullanarak, Allah'ın eşsiz azametini, kozmik krallığını ve evren üzerindeki tartışmasız hükümranlığını "Arş" sembolizmi üzerinden inşa etmiştir.
yudebbiru (يُدَبِّرُ)
İbn Fâris, fiilin kökü olan "d-b-r"nin "bir şeyin arkası, sonu veya ardına düşmek" anlamına geldiğini söyler. "Tedbir" kelimesi, bir işin sadece başını değil, arkasını (sonuçlarını) da düşünerek, öngörüyle hareket etmek, planlamak ve idare etmek demektir.
Râgıb el-İsfahânî, tedbiri "işleri, varacakları sonuçları ve gayeleri hesaplayarak düzene koymak" olarak tanımlar. Ayette Allah'ın emri (işleri) "tedbir" etmesi, evrenin işleyişini başıboş bırakmadığını; yıldızların yörüngelerinden insanların yaşamlarına kadar her anı ve her olayı sonsuz bir ilim, hikmet ve kusursuz bir plan dahilinde bizzat yönettiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "yudebbiru'l-emr" (işi/evreni çekip çeviriyor) ifadesinin, Tanrı'nın evreni yaratıp kendi haline bıraktığı şeklindeki deist (saatçi Tanrı) tasavvurunu reddettiğini vurgular. Kur'an'ın sunduğu Tanrı profili, sadece bir ilk neden (müsebbibü'l-esbab) değil, an be an varlığa müdahale eden, düzenleyen, yarattığı sistemin idaresini kesintisiz bir şekilde sürdüren aktif ve dinamik bir kudrettir.
şefîin (شَفِيعٍ)
İbn Fâris, "ş-f-a" kökünün temel anlamının "tek olan bir şeyi çift yapmak, ona birini ekleyerek yan yana getirmek" olduğunu belirtir. Buna göre şefaatçi (şefî'), yardıma muhtaç, zayıf veya yalnız (tek) olan birinin yanına eklenerek ona destek veren, onunla "çift" olup durumunu güçlendiren ve onun adına talepte bulunan kişidir.
Râgıb el-İsfahânî, kavramı "mevki ve saygınlık sahibi bir kimsenin, daha alt konumdaki birine yardım amacıyla onun yanına katılması" olarak açıklar. Ayette, putların veya herhangi bir yaratılmış varlığın Allah'a karşı bağımsız bir "şefaatçi" olabileceği fikri kategorik olarak reddedilir. Şefaat, ancak O'nun izni ve otoritesi dahilinde gerçekleşebilecek bir lütuftur.
Toshihiko Izutsu, "şefaat" kavramını cahiliye döneminin kabile içi himaye ve dayanışma ağı üzerinden analiz eder. Güçlü bir kabile reisinin, zayıf bir bireyi (mevlâ) koruması ve onun adına aracılık etmesi sosyal bir gerçeklikti. Mekkeli müşrikler bu sosyal modeli aşkın alana taşıyarak putlarını Tanrı katında aracı/şefaatçi elitler olarak görmüşlerdir. Izutsu'ya göre Kur'an, ilahi izin şartını koşarak bu paganik hami-kayırıcı ilişkisini yıkmış ve aracısız, mutlak bir tevhidi sistemi zorunlu kılmıştır.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın dini panoraması içinde "şefaat" polemiğini değerlendirir. Neuwirth, bu ayetin sadece Mekke paganizmine değil; azizlerin, meleklerin veya ruhban sınıfının Tanrı ile insan arasında yarı-tanrısal aracılar olarak kabul edildiği geniş Ortadoğu dini inançlarına karşı da radikal bir reddiye olduğunu belirtir. Kur'an, kul ile Yaratıcı arasındaki bu dikey iletişimi aracı kurumlardan temizleyerek otoriteyi tamamen Allah'a tahsis etmektedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla