Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 1. Ayet

    الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi-lhakîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Elif-lâm-râ. Bunlar hüküm ve hikmet dolu kitabın âyetleridir.

      el-Hakim

      Hurûf-i mukattaa hakkındaki görüşleri kitabımızın baş tarafında belirtmiştik. Bunlar hüküm ve hikmet dolu kitabın âyetleridir meâlindeki âyette geçen el-hakim (الْحَكِيمِ) bazıları Allah diye açıklamışlardır. Buna göre sanki Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitap, Allah'ın âyetleridir. el-Hakîm lafzını bazıları da Kur'ân'ın ve kitabın sıfatı olarak anlamışlardır. Bunun da iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre, Allah ona (فَعِيل) kalıbında olan hakîm ismini verdi, bu da o muhkemdir anlamına gelir. "Maktûl" (مَقْتُولٌ) mânasına gelen "katil (قَتِيل), yaralı mânasına gelen cerah (جَرِيح) vb. örneklerde olduğu gibi bazan ism-i mef'ûlun ism-i fâil ile isimlendirilmesi caizdir. O muhkem kitapta helâl, haram, emir ve nehiy vardır, demektir. Yahut o bâtıldan, yalandan ve ihtilaftan arınmış, muhkem, sağlam ve hükmü kesin kitaptır demektir. Nitekim Cenâb- Hak onu şöyle nitelemektedir: "Asılsız bir iddia ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir". İkinci ihtimale göre ise, onun âyetleri üzerinde düşünen, tefekkür eden ve onları anlayan insan hakim olacağından dolayı Allah ona hakîm adını vermiştir. Allah başka bir âyette onu "mecîd" (الْمَجِيدُ) olarak tavsif etmiş, yani ona şerefli anlamına gelen bu adı vermiştir. Bu da, onu düşünen ve tefekkür eden mecîd, yani şerefli olur demektir. Hakîm, şayet Kur'ân'ın veya Allah'ın sıfatı kabul edilirse, hakikat konusunda isabet eden demek olur. Şayet Allah'ın sıfatı olursa, O her şeyi ait olduğu yere koyan Hakîmdir, demektir. Eğer Kur'ân'ın sıfatı kabul edilirse, yine her şeyi ait olduğu yere koyan anlamına gelir.

      Bu âyette geçen âyet kelimesinin, bilinen anlamıyla Kur'ân âyetleri anlamına gelmesi muhtemeldir. Kanıtlar ve deliller mânasına da gelebilir. Yani kitabın kanıtları, delilleri veya mûcizeleri. Bu kelime çeşitli âyetlerde geçmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Elif, Lâm, Râ (الر)

        Celaleddin el-Suyuti, Kuran'ın başındaki bu tür kesik harfleri (huruf-u mukattaa) el-İtkân adlı eserinde klasik İslam alimlerinin görüşlerini derleyerek inceler. Bu harflerin surelerin isimleri, Allah'ın isimlerinin kısaltmaları veya Arapların edebiyat kapasitesine yönelik ilahi bir meydan okuma (tehaddi) olabileceğini aktarır. Ayrıca bazı alimlerin bu harflerin İbranice veya Süryanice gibi dillerden geçmiş yabancı kelimelerin kalıntıları olabileceği yönündeki görüşlerine de yer verir.

        Theodor Nöldeke, Geschichte des Qorâns adlı çalışmasında bu harflerle ilgili tarihsel bir yaklaşım sergiler. İlk etapta bu harflerin, Kuran nüshalarını toplayan ve derleyen katiplerin (örneğin Zeyd bin Sabit gibi) isimlerinin veya arşiv notlarının baş harfleri olabileceği teorisini öne sürmüş, ancak daha sonra bu görüşünü esneterek bu yapıların doğrudan vahiyle ilişkili gizemli edebi başlangıç işaretleri olduğunu kabul etmeye yönelmiştir.

        Christoph Luxenberg, Syro-Aramice okumalar üzerinden yaptığı analizde bu harflerin gizemli veya anlamsız olmadığını savunur. Ona göre bu harfler, Geç Antik Çağ'da Süryani Hristiyan litürjisinde ve mezmurlarda kullanılan, metnin makamını, melodisini veya okunma biçimini belirten litürjik kısaltmaların (örneğin ilahi başlıklarının) Arapça yazımına yansımış kalıntılarıdır.

        Angelika Neuwirth, bu harfleri salt metinsel anomaliler olarak değil, sözlü okumanın (kıraat) yapısal ve performatif unsurları olarak analiz eder. Neuwirth'e göre "Elif, Lâm, Râ" gibi ifadeler, dünyevi ve sıradan alandan ilahi ve kutsal kelamın alanına geçişi sağlayan, dinleyiciyi hazırlayan ve metnin kutsiyetini vurgulayan Geç Antik Çağ edebi geleneklerine paralel akustik sınır işaretleridir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde Nöldeke'nin teorilerine atıfta bulunarak, bu harflerin salt Arapça kökenli anlamsal bir yapıya oturtulmasının zorluğuna dikkat çeker. Jeffery, bu harflerin köken bağlamında dışarıdan alınmış yabancı bir kelime olmaktan ziyade, metinlerin arşivlenmesi ve tasnif edilmesi sırasında kullanılan, sonradan kutsiyet kazanarak kanonlaşmış işaretler olma ihtimali üzerinde durur.

        Âyâtu (آيَاتُ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga adlı eserinde kelimenin kökünü "e-y-y" veya "a-v-y" olarak ele alır. Bu kökün temel anlamının "bir şeye işaret eden alamet, iz, nişan ve ayrılmış/belirginleşmiş varlık" olduğunu belirtir. Ayet, başka bir gerçeğe veya varlığa delalet eden, yön gösteren açık bir işarettir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kelimeyi "görünmeyen bir şeye delalet eden görünür işaret" olarak tanımlar. Râgıb, bu kelimenin Kuran'daki kullanımını; doğadaki ilahi sanatın işaretleri (tabiat olayları), peygamberlere verilen mucizeler ve Kuran'ın kendi edebi ve yapısal cümleleri (ayetleri) olmak üzere kategorize ederek inceler. Bu bağlamda ayet, gerçeğin idrak edilmesini sağlayan bir vasıtadır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kök yapısında bulunmasına rağmen, Kuran'daki spesifik "ilahi işaret, mucize ve kutsal metin cümlesi" anlamının Aramice/Süryanice "âthâ" kelimesinden yoğun bir şekilde etkilendiğini savunur. Jeffery'ye göre, kelimenin bu teolojik ağırlığı ve terminolojik kullanımı, Arap yarımadasının etrafındaki Yahudi-Hristiyan dini kelime dağarcığının bir yansımasıdır.

        Toshihiko Izutsu, God and Man in the Qur'an adlı eserinde "ayet" kavramını Kuran'ın iletişim modelinin merkezine oturtur. Izutsu'ya göre ayet, Allah'ın insanlıkla doğa, tarih ve metin üzerinden kurduğu "sözsüz ve sembolik" iletişimin adıdır. İnsanın görevi ise tefekkür ve akıl yürütme yoluyla bu sembolleri (ayetleri) çözmek ve arkalarındaki ilahi mesajı anlamlandırmaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel süreçteki anlamsal kaymasına ve daralmasına dikkat çeker. Kuran'ın ilk muhatapları olan müşriklerin "ayet" taleplerinin genellikle somut bir "mucize" (hissi/ampirik işaret) anlamı taşıdığını, ancak Kuran'ın bu beklentiyi dönüştürerek kendi dilsel ve metinsel yapısını en büyük "ayet" olarak sunduğunu, böylece kelimenin "Kuran cümlesi" anlamında terimleştiğini analiz eder.

        el-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-t-b" kökünün asli anlamının "toplamak, bir araya getirmek ve bitiştirmek" (cem') olduğunu ifade eder. Yazma eylemine "kitabet" denmesinin sebebi, harflerin ve kelimelerin bir araya getirilerek dizilmesidir. Dolayısıyla kitap, dağınık bilgilerin veya unsurların bir araya toplanmış halidir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin orijinalinde "üzerine yazı yazılan sayfa, deri veya materyal" anlamı taşıdığını belirtir. Ancak Kuran bağlamında "el-Kitâb" kelimesinin çok katmanlı olduğunu; ilahi yasaları (şeriat), Allah'ın hükmünü ve takdirini, meleklerin kayıtlarını ve vahyin toplanmış bütününü ifade edecek şekilde genişletildiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, "k-t-b" kökünün Arapçada önceden beri var olduğunu ve sıradan yazışmalar için kullanıldığını kabul etmekle birlikte, "el-Kitâb" kelimesinin "Kutsal Yazı, İlahî Metin" anlamında otoriter bir dini terim olarak kullanılmasının Aramice/Süryanice "kthâbhâ" kelimesinden ödünçlendiğini savunur. Bu dinsel bağlam, Ehl-i Kitap ile olan kültürel temasların bir sonucudur.

        Toshihiko Izutsu, "kitap" kavramını İslam öncesi Arap toplumunun şifahi (sözlü) kültürüyle karşılaştırmalı olarak inceler. Izutsu'ya göre "el-Kitâb", akışkan, değişken ve nesilden nesile değişebilen sözlü kabile geleneklerinin yerine; sabit, değişmez, evrensel ve otoriter bir ilahi yasanın metne dökülerek merkeze alınmasını simgeler.

        Gabriel Said Reynolds, "el-Kitâb" kelimesini Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları ışığında değerlendirir. Reynolds, Kuran'ın bu kelimeyi sadece fiziksel bir mushaf olarak değil, aynı zamanda göksel bir arketip (Levh-i Mahfuz / Ümmü'l-Kitap) ve Kuran'ın muhatapları tarafından bilinen önceki İncil ve Tevrat metinleriyle sürekli diyalog halinde olan dinamik bir vahiy süreci olarak kullandığını belirtir.

        el-Hakîmi (الْحَكِيمِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan "h-k-m"nin temel anlamının "düzeltmek amacıyla engellemek, alıkoymak ve gem vurmak" olduğunu belirtir. Örneğin, atı kontrol etmek ve yanlış yöne gitmesini engellemek için ağzına takılan geme "hakeme" denir. Buradan hareketle "hikmet" ve "hakîm", insanı cehaletten, hatadan ve yozlaşmadan alıkoyan, onu doğruya sabitleyen bilgi ve irade gücüdür.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakîm" kelimesini "hikmet sahibi olan, eşyanın hakikatine ilim ve akıl yoluyla ulaşan" olarak tanımlar. Ayette geçen "el-Kitâbi'l-Hakîm" tamlamasındaki kullanımını iki şekilde analiz eder: Birincisi, kitabın bizzat "hikmetle dolu" olması; ikincisi ise kitabın fail (özne) konumunda olarak hak ile batılı ayıran, insanlar arasında hüküm veren bir "hâkim" işlevi görmesidir.

        Toshihiko Izutsu, "h-k-m" kökünden türeyen kelimeleri, İslam öncesi Arap toplumunun temel karakteristiği olan "cehl" (bilgisizlik, fevrilik, tutkulara esir olma, barbarlık) kavramının zıddı olarak konumlandırır. Izutsu'ya göre Kuran'ın "hakîm" olması, putperest şiirinin ve kabile kültürünün dengesiz, kışkırtıcı yapısına karşılık; ilahi mesajın son derece tutarlı, ahlaki bir temele oturan, ölçülü ve derin bir dinginliğe (hilm ve hikmet) sahip olması anlamına gelir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X