Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vâkıa Sûresi, 96. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Vâkıa Sûresi, 96. Ayet

    فَسَبِّـحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fesebbih bismi rabbike-l’azîm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Öyleyse ulu Rabb'inin ismini teşbih et."

      En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Rabb'ini, başkasına verilmesi caiz olmayan bir isimle teşbih et! Yani Allah’ın çocuk sahibi olduğu, ortağı bulunduğu ve kendisinden başka tanrıların var olduğu gibi dinsizlerin söyledikleri bütün sözlerden Allah Teâlâ’yı tenzih et!

      Doğruya ulaşmaya muvaffak kılan sadece Allah’tır, sadece O’ndan yardım dileriz.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fesebbih (فَسَبِّحْ)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün temel anlamının suda veya havada hızla geçmek, yüzmek olduğunu; tesbih eyleminin ise Allah’ı her türlü noksanlıktan uzak tutmak için zihinsel ve dilsel bir "hızla uzaklaşma" ve tenzih etme eylemi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tesbihin Allah’ı şanına yakışmayan her şeyden arındırmak olduğunu, bunun dilde "yüzmek" (sebh) ile olan bağının, kişinin batıl düşüncelerden hızla uzaklaşarak hakikat denizinde mesafe alması anlamına geldiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, baştaki "fe" harfinin, surenin başından beri anlatılan o muazzam sahnelerin, cennet ve cehennem tasvirlerinin ve "Hakku'l-Yakîn" olan bu mutlak hakikatin ardından gelen bir sonuç (takibiyye) bildirdiğini, yani "madem her şey bu kadar gerçektir, o halde O’nu yücelt" mesajı taşıdığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur’an’ın semantik sisteminde "tesbih"in sadece bir söz değil, bütün bir kâinatın kendi lisan-ı haliyle katıldığı ontolojik bir "ritüel" olduğunu, surenin bu muazzam finalindeki emir kipinin insanın bu kozmik koroya bilinçli katılımını simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir formunun Vâkıa suresindeki tüm teolojik tartışmaların ve tasvirlerin ardından gelen nihai bir tevhidi mühür olduğunu, muhatabın şüphelerini bir kenara bırakıp mutlak kudret sahibine teslimiyetini ifade etmesi gerektiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, tesbihin insanın kendi acziyetini fark edip Allah’ın aşkınlığını (transendans) tasdik etmesi olduğunu, varoluşsal bir "hizalanma" eylemi olduğunu ifade eder.

        Bi-ismi (بِاسْمِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünden türeyen bu kelimenin temel anlamının yükseklik, yücelik ve bir şeyi diğerlerinden ayıran nişane olduğunu, ismin isimlendirileni yücelttiğini ve tanınır kıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin bir şeyin hakikatini zihne taşıyan bir "vasıta" olduğunu, Allah’ın ismini zikretmenin O’nun azametini ve sıfatlarını hazır kılmak anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "şem", Süryanice "şmâ") kadim kökenlerine dikkat çekerek, Kur’an’ın bu terimi ilahi kimliğin ve otoritenin en üstün temsilcisi olarak kullandığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "bi-ismi" kalıbının geç antik çağ dini literatüründe bir eyleme başlamadan önce veya bir otoriteyi çağırmak için kullanılan kutsal bir formül olduğunu ve Kur’an’ın bu yapıyla tevhidi otoriteyi perçinlediğini savunur. Toshihiko Izutsu, Kur’an’da "İsim" (İsm) kavramının sadece bir etiket olmadığını, bizzat isimlendirilenin (Allah) kudretini yansıtan semantik bir enerji alanı oluşturduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsirlerde "bi" edatının burada "yardım isteme" (istiane) veya "beraberlik" (mülâbeset) ifade ettiğini, yani tesbihin bizzat o yüce ismin bereketiyle ve o isme dayanarak yapılması gerektiğini belirtir.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün temel anlamının "ıslah etmek", "malik olmak", "efendi olmak" ve bir şeyi kemale erene kadar gözetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının yaratılanları belirli bir hikmet ve nizamla evre evre olgunlaştıran (terbiye) yegane otoriteyi ifade ettiğini, kelimenin sonundaki "ke" (senin) zamiriyle bu otoritenin doğrudan muhatapla kurduğu o özel, kuşatıcı ve koruyucu ilişkiyi vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemdeki kısıtlı "efendi" (Rabb) algısının Kur’an ile birlikte evrensel, mutlak ve ahlaki bir "Yaratıcı-Rızık Verici" kimliğine dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin surenin genelinde anlatılan "rızık verme, yaratma, can alma ve yeniden diriltme" gibi tüm hayati süreçlerin gerçek yöneticisi olan "Sahip" anlamında kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Rabb" isminin Allah’ın kulları üzerindeki "merhametli otoritesini" simgelediğini, insanın bu isme muhatap olmasının ona varoluşsal bir değer kattığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki o şeddeli "b" sesinin barındırdığı güven ve sağlamlık tınısının, ilahi himayenin sarsılmazlığını akustik olarak yansıttığını savunur.

        El-Azîm (الْعَظِيمِ)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün temel anlamının "kemik", "sertlik" ve "büyüklük" olduğunu; "azîm" kelimesinin ise gücü ve mertebesi sarsılmaz olan, her şeyi kuşatan muazzam varlığı nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Azîm" sıfatının Allah için kullanıldığında fiziksel bir boyutu değil, akılların kavrayamayacağı derecedeki yüksek mertebeyi, mutlak kudreti ve aşkın şanı ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin belirlilik takısıyla (el-) gelmesinin, gerçek ve kâmil manada büyüklüğün sadece Allah’a mahsus olduğunu (hasr) tescillediğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur’an’ın semantik dünyasında "Azîm" isminin, insanın Allah karşısındaki o mutlak küçülüğünü ve O’nun sarsıcı görkemini (Heybet) vurgulayan merkezi bir sıfat olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, surenin bu son nitelemesinin, tüm o kıyamet, mahşer ve ahiret tasvirlerinin ardından "En Büyük" olanın kimliğini netleştirdiğini ve sözü zirve noktasında mühürlediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varoluşun zirve noktasını temsil ettiğini ve tesbih eyleminin yönelmesi gereken o mutlak mükemmelliği (Kemâl) simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe "El-Azîm" isminin zikrinin, kulu kibrinden arındırıp onu sonsuz kudret karşısında edebe ve secdeye davet eden nihai bir "sıfat-ı kemâliye" olarak yorumlandığını belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X