وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Vâkıa Sûresi, 62. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: vakıa 62, şekil değişimi, vakıa suresi 62. ayet, öğüt, vakıa suresi, ilk yaratılışı bilme, bilinmeyen yaratılış, ilim, bilgi
-
"Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret alsanıza!"
Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz. Daha önce söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk’ın sizi ilk defa örneğiniz olmadan yarattığını biliyorsunuz, O’nun sizi tekrar yaratmaktan aciz olma ihtimali yoktur, çünkü ikinci defa yaratması ilk yaratması gibidir, hatta sizin kanaatinize göre de İkincisi daha basit ve daha kolaydır. Öyleyse düşünüp ibret alsanıza! Bu cümle de daha önce söylediğimiz mânaya gelir: Allah’ın birliğini ve rablığını düşünüp ibret alsanıza! Yahut O’nun yeniden yaratmaya kadir olduğunu düşünsenize! Veyahut size vermiş olduğu bunca nimetlere karşı şükredilmeye lâyık olanın Allah olduğunu düşünsenize! Veyahut da Allah’ın nimetlerini ve ihsanını düşünüp ibret alsanıza! Bazıları şöyle der: Buradaki ilk yaratılıştan maksat Âdem’in yaratılmasıdır. Yani siz, onun bir aslı ve örneği olmadan yaratıldığını biliyorsunuz, bunu yapmaya kadir olan diğerini yaratmaya da kadirdir. Sizin vehminizi takdire ise daha çok kadirdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
Alimtum (عَلِمْتُمُ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "a-l-m" kökünün temel anlamının bir şeyi diğerinden ayıran işaret, iz ve nişane olduğunu; bilginin (ilm) de gerçeği yanlıştan ayıran bir işaret olması hasebiyle bu kökten geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir şeyin hakikatini idrak etmek olduğunu; ayetin bağlamında bu fiilin muhatapların (müşriklerin) bizzat şahit oldukları, inkar edemedikleri ve ampirik bir gerçeklik olarak kabul ettikleri "ilk yaratılış" bilgisine işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojik örgüsünde "alimtum" ifadesinin, insanın halihazırda sahip olduğu fıtri veya gözleme dayalı bilgiyi aktifleştiren sarsıcı bir hatırlatma işlevi gördüğünü; bu bilginin inkarcıların zihninde bir "itiraf" noktası oluşturduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin muhatabın sağduyusuna ve günlük hayat tecrübesine bir müracaat olduğunu, insanın kendi biyolojik başlangıcını biliyor olmasının ikinci yaratılış (iade) için kaçınılmaz bir akli zorunluluk (kanıt) teşkil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir geleneğinde bu ifadenin, müşriklerin kendi yaratılışlarını kabul etmelerine rağmen dirilişi inkar etmelerindeki mantıksal tutarsızlığı teşhir eden bir "delil tescili" olarak yorumlandığını ifade eder.
En-Neş'ete (النَّشْأَةَ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "n-ş-e" kökünün temel anlamının yükselmek, boy atmak, bir yerden çıkıp belirmek ve yaratılmaya başlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "neş'e" kavramının bir varlığın ortaya çıkışını ve gelişim sürecini ifade ettiğini; ayet bağlamında insanın yoktan var edilip dünya sahnesine çıkarılma evresini (ilk yaratılış) nitelediğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin "haleka" (yarattı) fiilinden farklı olarak, bir varlığın tedrici bir gelişimle inşa edilmesini ve kemale ermesini de barındırdığını kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki "ş" ve "e" seslerinin barındırdığı o ani yayılma ve beliriş etkisine dikkat çekerek, bunun yokluktan varlığa geçişteki o muazzam dinamizmi akustik olarak yansıttığını savunur. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik lügatinde "neş'e"nin sadece biyolojik bir oluş değil, ilahi iradenin bir eseri olarak "varlık alanına çıkış" olduğunu; bu kelimenin ahiretteki "ikinci neş'e" (en-neş'etu'l-uhrâ) ile olan yapısal bağına işaret ederek, ilahi yaratma eyleminin sürekliliğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın insanın ontolojik kökenini simgelediğini ve yaratılışın bir tesadüf değil, "inşa" (inşâ) eylemiyle eş anlamlı olarak planlı bir ilahi sanat olduğunu ifade eder.
El-Ûlâ (الْأُولَىٰ)
İbn Fâris, "e-v-l" kökünden gelen bu kelimenin temel anlamının zaman veya derece bakımından en başta olan, başlangıç teşkil eden ve kendisinden önce başka bir unsurun bulunmadığı ilk durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "el-ûlâ" sıfatının dünya hayatını ve buradaki ilk yaratılış evresini nitelediğini; ayet bağlamında muhatapların zaten bildikleri bu "birinci" aşamanın, gelecekteki "sonuncu" (âhire) aşama için mutlak bir örneklik ve delil teşkil ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin belirlilik takısıyla (el-) gelmesinin, muhatapların zihnindeki o bilinen, müşahede edilen dünya hayatına ve onun başlangıcına doğrudan işaret ettiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinde "evvel" (ilk) ve "âhir" (son) şeklindeki kronolojik dualizmin, insanın tarihsel ve eskatolojik serüvenini bütüncül bir perspektifle sunmak için merkezi bir retorik araç olarak kullanıldığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin insanın biyolojik geçmişine ve türünün başlangıcına yapılan vurguyla, ilahi kudretin geçmişteki o "ilk düğmeyi iliklemesi" eyleminin güncelliğini ve kanıt değerini koruduğunu analiz eder.
Tezekkerûn (تَذَكَّرُونَ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temel anlamının bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak, dile getirmek ve kalbin bir gerçeğe uyanması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin zihinde depolanan bilgilerden yola çıkarak yeni bir sonuca varmak veya unuttuğu bir hakikati yeniden hatırlamak olduğunu; ayet bağlamında insanın kendi ilk yaratılışını (neş'e) düşünerek, buradan dirilişin mümkün olduğu sonucuna aklen ulaşması gerektiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin başındaki "levlâ" (niçin yapmıyorsunuz?) edatıyla birleşerek, muhatapların apaçık gerçekler üzerinde düşünmemelerinden kaynaklanan o derin gafletlerini ve ahlaki sorumluluktan kaçışlarını kınayan bir sarsıcı uyarı olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "zikir/tezekkür" kavramının, insanın unuttuğu fıtri ahdi ve ilahi hakikatleri yeniden bilincine taşıması olduğunu; bu ayetteki kullanımın insanın kendi biyolojik varlığı üzerinden teolojik bir "uyanışa" (anamnesis) çağrıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "tezekkür"ün basit bir anımsama değil, verili olandan (ilk yaratılış) hareketle gayb olana (ikinci yaratılış) dair bir akıl yürütme ve ahlaki bir uyanış süreci olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın insanın kendi ontolojik hafızasını yoklaması anlamına geldiğini, insanın nereden geldiğini (turâb, meniy, neş'e) doğru bir şekilde "hatırlaması" durumunda nereye gideceği konusunda da sarsılmaz bir kanaate ulaşacağını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe bu ifadenin, insanın kibrini kıran ve onu yaratıcısının huzurunda bir tefekküre zorlayan nihai bir ahlaki davet olarak yorumlandığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla