Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vâkıa Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Vâkıa Sûresi, 59. Ayet

    ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    E-entum taḣlukûnehu em nahnu-lḣâlikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      58-59. "Akıttığınız menîyi düşündünüz mü? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa biz miyiz yaratan?”

      Onlar, akıttıkları spermi ve kendilerini kendilerinin yaratmadığını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Akıttığınız spermi, kendinizi ve sahip olduğunuz varlıkları kendinizin yaratmadığını ikrar ediyor, sizi ve bütün bunları yaratanın Allah olduğunu, O’nun her şeyin gerçek mâliki olduğunu biliyorsunuz; bütün bunları bildiğinize, temyiz gücüne sahip olduğunuza ve aklınızın da diğer yaratıklardan daha kâmil olduğuna göre siz kendi nefsinizi yaratma gücüne sahip değilseniz, sizden daha alt seviyede olanların kendilerini yaratmaya ve belirtilen varlıkları yaratma gücüne sahip olmamaları daha mantıklıdır. İşte bu durum, Allah Teâlâ’nın bütün bunların yaratıcısı olduğunu gösterir. Öyleyse nasıl olur da O’ndan başkasına ibadet eder ve ulûhiyet vasfını O'ndan başkasına verirsiniz?​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E-entum (أَأَنْتُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin başında yer alan "e" istifham (soru) edatı ile "entum" (sizler) muhatap zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki soru formunun muhataptan bilgi almak amaçlı olmadığını, aksine muhatabı kendi acziyetiyle yüzleştiren ve hakikati itiraf ettirmeyi amaçlayan "takrîrî" bir soru olduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti, "entum" zamirinin vurgulu kullanımının, yaratma iddiasında bulunabilecek veya bu süreci kendinden menkul görebilecek olan insan iradesini doğrudan hedef aldığını, hitabın keskinliğini artırdığını kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin başındaki "e" sesinin yarattığı ani duraksama ile "entum"daki genizden gelen seslerin, muhatabın zihninde bir sarsıntı yaratarak onu savunmasız bıraktığını, ilahi otoritenin karşısında beşeri iddiayı sıfırladığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitap tarzının Mekkeli müşriklerin sahip olduğu o kibirli ve müstağni (kendine yeten) tavra karşı indirilmiş teolojik bir darbe olduğunu, insanın kendi varlık başlangıcı üzerinde söz sahibi olup olmadığını sorgulatan sarsıcı bir retorik olduğunu analiz eder.

        Tahlukûnehu (تَخْلُقُونَهُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "h-l-k" kökünün temel anlamının bir şeyi ölçüp biçmek, takdir etmek ve pürüzsüz bir biçimde inşa etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin burada döl yatağına düşen o basit sıvının (meniy) karmaşık, organları olan ve düşünen bir insana dönüştürülme sürecindeki "planlama ve var etme" aşamalarını ifade ettiğini; fiilin geniş zaman kipiyle gelmesinin bu muazzam tasarımın her an devam ettiğini gösterdiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin sonundaki "hu" (onu) zamirinin bir önceki ayette geçen "akıtılan meni"ye veya "insan"a döndüğünü, yaratma eyleminin bütünüyle muhataplara (insanlara) nispet edilerek onlara "Bunu siz mi yapıyorsunuz?" sorusunun yöneltilmesinin derin bir ironi barındırdığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "halk" eyleminin yegane ve mutlak failinin Allah olduğunu, bu ayette fiilin geçici olarak insana nispet edilmesinin (tecviz), insanın bu konudaki mutlak imkansızlığını ve ontolojik sahteliğini deşifre etmek amacı taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin bir "ontolojik inşa" süreci olduğunu, insanın biyolojik süreç üzerindeki etkisinin sadece "aktarmak" ile sınırlı kaldığını, hücrelerin bölünmesinden ruhun üflenmesine kadar olan o deha seviyesindeki tasarımın (halk) insana ait olamayacağını belirtir.

        Em (أَمْ)

        İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, bu edatın iki seçenek arasında bir ayrım yapmayı sağlayan "munfasıl" bir bağlaç olduğunu, "yoksa" anlamına gelerek birbirine zıt iki iddiayı karşı karşıya getirdiğini belirtirler. Celaleddin el-Suyuti, "em" edatının burada retorik bir denge kurduğunu; bir tarafta insanın zayıf iddiasını, diğer tarafta ise Allah'ın mutlak gerçeğini konumlandırarak muhatabı bu iki şıktan birini seçmeye zorladığını, ancak sonucun zaten aşikar olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Kur'an'ın polemik üslubunda muhatabı köşeye sıkıştıran ve kaçacak yer bırakmayan mantıksal bir "yol ayrımı" işlevi gördüğünü analiz eder.

        Nahnu (نَحْنُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin konuşmacının (mütekellim) kendisini ifade ettiği çoğul zamir olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah Teâlâ'nın kendisinden "Biz" (nahnu) diye bahsetmesinin ilahi azameti, kudretin her şeyi kuşatan genişliğini ve yaratma eyleminde tüm sebeplerin (melekler, biyolojik yasalar vb.) ilahi iradenin emrinde birer vasıta olduğunu sembolize ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu kullanımın Arap dilindeki "ta'zim" (yüceltme) kuralına dayandığını, yaratıcı ile yaratılan arasındaki dikey mesafeyi ve ilahi otoritenin sarsılmazlığını pekiştirdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dikey hitap evreninde "Nahnu" zamirinin, insanın "entum" (sizler) ile temsil edilen zayıf ve dağınık varlığına karşı, mutlak, tek ve her şeye egemen olan o yüce özneyi temsil ettiğini analiz eder.

        El-Hâlikûn (الْخَالِقُونَ)

        İbn Fâris, bu ismin "h-l-k" kökünden türeyen ve yaratma eylemini sürekli, mükemmel ve sistematik bir biçimde gerçekleştirenleri ifade eden bir sıfat (ism-i fâil çoğulu) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin başındaki "el-" takısının (lam-ı tarif) "hasr" (sınırlandırma) ifade ettiğini, yani gerçek manada, örneksiz ve takdir ederek yaratmanın sadece Allah'a mahsus bir vasıf olduğunu tescillediğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "hâlikûn" kelimesinin burada haber konumunda olduğunu ve "Biz gerçek yaratıcılarız" vurgusuyla, insanların bu süreçteki rolünün sadece bir "aracı" olmaktan öteye geçemeyeceğini kesin bir dille ilan ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varoluşun kaynağını belirlediğini; yaratmanın sadece biyolojik bir üretim değil, bir "vücuda getirme" (varlık verme) eylemi olduğunu ve bu vasfın ancak mutlak bir kudrete ait olabileceğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe bu ifadenin, insanın kendi kökenine dair iddialarını bütünüyle çürüten ve mülkiyetin (yaratılışın) asıl sahibini gösteren nihai bir eskatolojik tescil olarak yorumlandığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X