Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vâkıa Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Vâkıa Sûresi, 57. Ayet

    نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Nahnu ḣalaknâkum felevlâ tusaddikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sizi biz yarattık; artık inansanıza!”

      Bu âyet-i kerîme iki şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Başlangıçta sizleri bizim yarattığımıza dair benim ve peygamberlerimin söylediklerini tasdik ediyorsunuz da sizi yeniden yaratacağımıza dair benim ve peygamberlerimin söylediklerini neden tasdik etmiyorsunuz? Çünkü ilk defa yaratmak, onu tekrar yaratmaktan daha büyük bir hayreti gerektirir. Nitekim Allah “Bu Onun için pek kolaydır” buyurmaktadır. İkincisi, sizi annelerinizin karnında üç karanlığın içinde yaratan, sonra sizi bir halden başka bir hale çeviren Allah’ı ve ayrıca peygamberlerini tasdik ettiğinize göre Cenâb-ı Hakk’ın sizi boş yere ve nihaî akıbeti olmayan bir amaçla yaratmasının ihtimal dâhilinde olmadığını anlarsınız. İşte bu, tekrar yaratmanın delilidir. Eğer böyle olmasaydı, sizi yaratması ve halden hale çevirmesi abes olurdu. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nahnu (نَحْنُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin konuşmacının kendisini ifade ettiği bir zamir olduğunu, dilsel olarak yücelik ve topluluk bildirdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da yaratma, diriltme ve büyük kozmik fiiller söz konusu olduğunda kullanılan "Biz" (nahnu) ifadesinin ilahi azameti, kudretin her şeyi kuşatan genişliğini ve tüm sebeplerin ilahi iradeye boyun eğmişliğini temsil ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu kullanımın Arap dilindeki "ta'zim" (yüceltme) kuralına dayandığını, Allah'ın mutlak tekliğini değil, fiillerindeki muazzamlığı ve otoritesini teyit etmeye yönelik bir hitap formu olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında bu zamirin, yaratıcı ile yaratılan arasındaki dikey ilişkinin en sarsıcı şekilde kurulduğu anlarda ortaya çıktığını; ayette ilk yaratılış gerçeği hatırlatılırken kullanılan "Nahnu"nun, muhatabı susturan ve onu mutlak bir otoriteyle yüzleştiren varoluşsal bir nida olduğunu analiz eder.

        Halaknâkum (خَلَقْنَاكُمْ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temel anlamının bir şeyi ölçüp biçmek, takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve bir örneğe göre inşa etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin bir şeyi yoktan var etmek veya mevcut bir maddeden yeni bir form inşa etmek anlamına geldiğini, buradaki "nâ" (Biz) ve "kum" (Siz) bitişik zamirleriyle yaratıcı ile yaratılan arasındaki mutlak mülkiyet, tasarruf ve aidiyet ilişkisinin vurgulandığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin geçmiş zaman (mâzi) kipiyle gelmesinin, yaratılışın tamamlanmış, her an gözlemlenebilir ve inkar edilemez bir ampirik gerçeklik olduğunu tescillediğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ahiret tartışmalarının merkezinde yer aldığını, "ilk yaratılışın" (bed'ü'l-halk) bizzat gerçekleşmiş olmasının, müşriklerin imkansız gördüğü "ikinci yaratılış" (iade) için Kur'an tarafından sunulan en güçlü mantıksal ve biyolojik kanıt olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "halaknâkum" ifadesinin insanın bir tesadüf değil, ilahi bir tasarım ve "ölçülü bir inşa" süreci olduğunu, bu durumun insanın varoluşsal olarak bütünüyle Allah'a borçlu olduğu bir "ontolojik bağımlılık" durumu yarattığını ifade eder.

        Felevlâ (فَلَوْلَا)

        Celaleddin el-Suyuti, "levlâ" edatının burada "niçin yapmıyorsunuz?" anlamında bir teşvik ve kınama (tahdid) ifade ettiğini, başındaki "fe" harfinin ise önceki cümlede belirtilen "yaratma" gerçeğine dayalı olarak bu tasdikin derhal yapılması gerektiğini gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Kur'an'ın polemik üslubunda muhatabı köşeye sıkıştıran retorik bir soru formu olduğunu, "Sizi ilk defa yarattığımız ortadayken neden bu gerçeğin mantıksal sonucu olan dirilişi kabul etmiyorsunuz?" şeklinde sarsıcı bir paylama ve akıl yürütmeye davet işlevi gördüğünü analiz eder.

        Tusaddikûne (تُصَدِّقُونَ)

        İbn Fâris, "s-d-k" kökünün temel anlamının bir şeyin tam, sert ve sağlam olması, sözün gerçeğe tam uygunluğu ve sadakat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tasdik" eyleminin bir haberi veya gerçeği kalp ile kabullenip dil ile ikrar etmek olduğunu; ayetin bağlamında bu kelimenin, ilk yaratılışı gerçekleştiren kudretin her şeye muktedir olduğunu doğrulamak ve bu gerçeğe teslim olmak anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, tasdik kavramının Kur'an'ın inanç (iman) sisteminin temelini oluşturduğunu, bunun sadece zihni bir onay değil, varoluşsal bir "evet" ve güven ilişkisi olduğunu, ayetteki olumsuzluk içeren soru bağlamının ise müşriklerin bu apaçık gerçeklik karşısındaki iradi körlüklerini deşifre ettiğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin geniş zaman (muzari) kalıbında kullanılmasının, bu tasdik etmeme halinin muhataplarda süreklilik arz eden bir karakter bozukluğu olduğunu, her an karşılaştıkları yaratılış mucizelerine rağmen bu direncin inatla devam ettiğini vurguladığını savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe bu ifadenin, yeniden dirilmeyi inkar edenlerin içine düştüğü derin mantıksal tutarsızlığı hedef alan nihai bir ahlaki ve teolojik uyarı olarak yorumlandığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X