Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vâkıa Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Vâkıa Sûresi, 47. Ayet

    وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kânû yekûlûne e-iżâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemeb’ûśûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      47-48. "Şöyle diyorlardı: Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz? Üstelik gelip geçmiş atalarımız da mı?”

      Onlar bu sözü alay etmek ve tekrar dirilmenin imkânsız olduğunu belirtmek amacıyla söylüyorlardı. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak onlara şu cevabı vermektedir: (Vakıa, 50​)​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Turâben (تُرَابًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "t-r-b" kökünün temel anlamının yeryüzünü kaplayan toz, toprak ve kir olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "turâb" kelimesinin toprağı ifade ettiğini, ayetin bağlamında insan bedeninin ölümden sonra çürüyerek aslına (inorganik maddeye) rücu etmesini ve müşriklerin zihnindeki fiziksel yok oluşun mutlaklığını anlattığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin ayette bedensel çözülmenin en son aşamasını, yani yumuşak dokuların bütünüyle dağılıp toprağa karışmasını tasvir ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye Araplarının hayata ve ölüme dair katı bir materyalist bakış açısına sahip olduklarını, onlar için bedenin "toprak" (turâb) olmasının mutlak bir hiçlik ve varoluşun kesin sonu anlamına geldiğini; Kur'an'ın inkarcıların dilinden bu kelimeyi aktararak onların teolojik sığlığını ve ölüm ötesi bir yaşam fikrine olan uzaklıklarını analiz ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dönemin Hicaz toplumunun yeniden diriliş inancına yönelttikleri en büyük itirazın, toprağa karışıp zerrelerine ayrılmış bir bedenin (turâb) nasıl tekrar bir araya getirileceğini kavrayamamalarından kaynaklandığını, bu kelimenin onların materyalist şüpheciliğinin temel argümanı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, toprağa dönüşmenin inorganik duruma ontolojik bir geri çekilme olduğunu, sol ehlinin bu biyolojik gerçekliği ilahi kudretin eskatolojik yaratıcılığını (yeniden diriltmeyi) inkar etmek için bir kalkan olarak kullandığını analiz eder.

        Izâmen (عِظَامًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "a-z-m" kökünün temel anlamının bedeni ayakta tutan sert yapı (kemik) olduğunu, mecazen güç, büyüklük ve sağlamlık bildirdiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "azm" kelimesinin çoğulu olan bu ismin, bedenin ölümden sonra en uzun süre dayanan ancak nihayetinde o da kuruyup ufalanan iskelet yapısını tanımladığını; ayette "turâb" (toprak) kelimesiyle birlikte zikredilerek ölümden sonraki mutlak fiziki tükenişin tablosunu tamamladığını vurgular. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin yumuşak dokuların toprağa karışmasından geriye kalan kurumuş, çürümüş ve hayat emarelerinden bütünüyle soyutlanmış sert kısımları kapsadığını kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki o sert ve tok seslerin, kurumuş kemiklerin çıkardığı o cansız tıkırtıyı akustik olarak yansıttığını; toprağa karışmanın ardından geriye kalan bu iskelet imgesinin, inkarcıların gözündeki ölümün o soğuk, boş ve geri dönülmez yüzünü edebi bir dehşetle zihinlere sunduğunu savunur. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin retorik kurgusunda "toprak ve kemikler" şeklindeki bu ikili formülasyonun, dönemin pagan aklının peygamberin eskatolojik mesajına karşı ürettiği en güçlü polemik ve alay konusu olarak sürekli tekrarlandığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe bu ifadenin tam bir mutabakatla, hayat bağlarının tamamen koptuğunu ve bedenin diriltilme ihtimalinin sıfıra indiğini savunan materyalist şüphenin en keskin görsel argümanı olarak değerlendirildiğini belirtir.

        Meb'ûsûn (مَبْعُوثُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "b-a-s" kökünün temel anlamının birini uykudan uyandırmak, harekete geçirmek, göndermek ve ölüyü diriltmek gibi durağan bir halden aktif bir hale geçiş eylemlerini barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ba's" kavramının ilahi kudretle ölülerin hayata döndürülmesini anlattığını; ayet bağlamında ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kalıbında ve olumsuzluk bildiren şiddetli bir soru formunun (einnâ) içinde kullanılarak, müşriklerin dışarıdan bir müdahaleyle (Allah tarafından) diriltilme fikrini ne kadar olağanüstü, imkansız ve absürt bulduklarını gösterdiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin gramatikal yapısındaki tekit (pekiştirme) lamının (lemeb'ûsûn), inkarcıların bu durumu reddederken duydukları o mutlak inançsızlığı ve alaycı tavrı yansıttığını kaydeder. Arthur Jeffery, "ölümden sonra bedensel diriliş" (ba's) mefhumunun Arap yarımadasının yerel inanç köklerine tamamen yabancı olduğunu, bu eskatolojik konseptin Kur'an tarafından dönemin teolojik lügatine merkezi ve sarsıcı bir dogma olarak sokulduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, pagan Arap düşüncesinde zamanın (dehr) mutlak yok edici bir güç olduğuna inanıldığını, Kur'an'ın "ba's" kelimesi üzerinden bu kapalı ve döngüsel materyalist zaman algısını parçalayarak, insanlık tarihini ilahi bir hesap gününe (dirilişe) doğru akan açık ve amaçsal bir eskatolojik çizgiye taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın inkar ehli ile inanç ehli arasındaki en keskin ontolojik kopuş noktası olduğunu; materyalist aklın varoluşu sadece biyolojik bir süreç olarak gördüğünü, Kur'an'ın ise "ba's" kavramıyla insanın toprak ve kemikten ibaret olmadığını, ilahi bir iradeyle ebedi bir forma uyanacak (diriltilecek) aşkın bir varlık olduğunu savunduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X