Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vâkıa Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Vâkıa Sûresi, 41. Ayet

    وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ashâbu-şşimâli mâ ashâbu-şşimâl(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler!”

      Ashâb-ı Şimâl

      Allah Teâlâ daha önce ashâb-ı yemini de bunun gibi taaccüb ifadesiyle belirtmişti; onlara yaptığı ikramları ve verdiği çeşit çeşit nimetleri haber vermişti. Bunun arkasından ashâb-ı şimali de anıyor ve “İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler mealindeki âyetle onlara azabı ve horlanmayı hazırladığını bildiriyor. Ayrıca sûrenin baş tarafında da “ashâbü’l-meymene” ile “ashâbü'l-meş'eme”yi zikretmiş, fakat onların sevabından ve azabından söz etmemişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur; “Meymene” ve meş'eme kelimeleri, onların hallerine delâlet etmektedir, çünkü meymenet sözcüğü hayırlı, mübarek ve uğurlu olmak mânasına gelen yümn kelimesinden gelmektedir. “Meş’emet” sözcüğü de hayırsız ve uğursuz olmak anlamına gelen “şü’m” (شؤم) kökünden gelmektedir. Dolayısıyla sözü edilen bu iki kelime, bunların sahip oldukları güzelliklerle onların uğradıkları felâketler mânasını da içermektedir. Ancak “yemin” ve “şimâl” (شمال) (sağ ve sol) kelimeleri aynı mânayı ifade etmediklerinden dolayı Cenâb-ı Hak burada her zümrenin aldığı karşılığı ayrıca belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ashâb (أَصْحَابُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "s-h-b" kökünün temel anlamının bir şeye eşlik etmek, yakın olmak, onunla beraber bulunmak ve ondan ayrılmamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sahâb" ve "suhbet" kavramlarının sıradan bir yoldaşlık değil, kişiyi akıbetiyle bütünleştiren kopmaz bir bağı ifade ettiğini; ayetin bağlamında bu kelimenin sol ehlini (inkarcıları) bekleyen o feci eskatolojik sonla aralarındaki kaçınılmaz ve ayrılmaz varoluşsal aidiyeti tanımladığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin burada menfi bir bağlamda kullanılarak, bu zümrenin ahiretteki azap mekanıyla kader ortaklığı kurduğunu ve mutlak bir hüsran grubuna kalıcı olarak ait olduklarını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "ashâb" kelimesinin insanları ahiretteki nihai ve trajik akıbetleriyle sabitleyen kategorik bir terim olduğunu; dünyadaki ahlaki çöküşün ve inkarın, kişiyi cehennemle ontolojik olarak nasıl kenetlediğini gösteren bir mühür işlevi gördüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin soru formuyla (mâ ashâbü'ş-şimâl) tekrarlanmasının muazzam bir retorik şok dalgası yarattığını, bu "yoldaşlık" veya "aidiyet" durumunun boyutlarının insan tasavvurunu aşan bir dehşet içerdiğini zihinlere kazıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın elde edilen azap ile suçlu insan arasındaki organik ve ebedi beraberliği simgelediğini; "ashâb" kelimesinin, kişinin dünyevi eylemlerinin ahirette yakasını bırakmayan mutlak bir yoldaşa dönüştüğünü gösterdiğini ifade eder.

        Şimâl (الشِّمَالِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "ş-m-l" kökünün yön olarak sol tarafı ifade etmesinin yanı sıra, etimolojik olarak uğursuzluk, kötülük, şanssızlık ve felaket temel anlamlarına delalet ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "şimâl" kavramının ayet bağlamında hesap günü amel defterleri sol taraflarından verilen hüsran ehlini tanımladığını, sol yönün zayıflığı, bereketsizliği ve mutlak felaketi temsil etmesinden ötürü bu zümrenin maruz kaldığı nihai yıkımı vurguladığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "ashâbü'ş-şimâl" tamlamasının Kur'an'ın ahiret tasnifinde cehenneme sevk edilecek olan inkarcı kitleyi niteleyen hususi bir eskatolojik isim (alem) olduğunu, sol tarafın azabı ve ilahi rahmetten uzaklığı önceleyen mutlak bir alamet olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye bedevi kültüründe "sol" yönün (şimâl) derin bir psikolojik karamsarlık, zayıflık, uğursuzluk ve kötü alamet barındırdığını; Kur'an'ın bu yerleşik sosyo-kültürel algıyı alarak ahiret sahnelerinde mutlak bir ontolojik çöküşü, ebedi felaketi ve ilahi gazabı anlatan sarsıcı bir terime dönüştürdüğünü analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayet içerisindeki "mâ" (nedir o?) soru edatıyla tekrarlanmasının ve fonetik yapısındaki o tok vurgunun, sol ehlinin düşeceği o korkunç durumun dehşetini kelimelerin sınırlarının ötesine taşıdığını, muazzam bir edebi tehdit ve korku atmosferi inşa ettiğini savunur. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinde sağ ve sol şeklindeki bu yönsel ikiliğin (dualizm), muhataplara dünyevi ahlaki tercihlerin (kibir ve inkarın) nihai eskatolojik sonuçlarını en dramatik ve keskin şekilde sunan retorik bir çatışma zemini oluşturduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsirlerde bu terimin "solcular" veya "uğursuzlar" olarak ortak bir kabule sahip olduğunu, kelimenin sadece mahşer günündeki fiziksel bir yönelim değil, hakikati reddetmenin getirdiği varoluşsal karanlığı, mutlak yıkımı ve ilahi lütuftan mahrumiyeti kapsayan derin bir eskatolojik metafor olarak kullanıldığını belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X