وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Vâkıa Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
36-40. "Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir. Onların bir kısmı öncekilerdendir; bir kısmı da sonrakilerdendir.”
Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Denildi ki: Onları böyle yarattık ve ebediyen bu halde olacaklar. Bekâretleri gittiğinde tekrar gelecek ve sonsuza kadar aynı çekicilik özelliğinde olacaklar, çünkü onlar böyle yaratılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire kılmışızdır” meâlindeki âyete müfessirlerin geneli şöyle bir mâna verdiler: Biz dul ve bâkirelerden meydana gelen dünya kadınlarını, dünyadaki yaratılıştan farklı olarak yeniden yaratacağız, dünyada onlar ihtiyar ve dul iken Biz onları bâkire kılacağız. Eğer rivayet sahih ise Hz. Peygamberin “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” mealindeki âyet hakkında, “Yani dulları ve bakireleri yepyeni bir yaratılışla yaratacağız" dediği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre de Resûlullah (s.a.) “İhtiyar cennete giremez” buyurmuş, sonra da şu âyeti okumuştur: “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bakire kılmışızdır”. Bu âyetin, “Güzel gözlü hûriler” mealindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenlere göre de onlar dünya kadınları değildirler. En doğrusunu Allah bilir.
Onları eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kıldık. Âyetin metninde geçen “uruben" (عُرُبًا) kelimesi “urben” diye de okunmuştur. Ebû Ubeyd şöyle dedi: Biz onu, iki sebepten dolayı “uruben” diye okuruz. Birincisi, büyük ve kıymetli mânasına geldiği İçin; İkincisi de Arapça dil kuralına daha uygun düştüğü için. Çünkü bunun tekili “arûb” gelir; “sabûr” (صبور) ve “subur” (صبر), "şekûr” (شكور) ve “şükür” (شكر) örneklerinde olduğu gibi. Diğer bir kıraat da “râ" harfinin cezimli okunmasıdır. Bu kelimeye, kocalarına âşık kadınlar mânası da verilmiştir. Ebû Avsece şöyle dedi: “Arûb”, güler yüzlü demektir. İbn Kuteybe de kocasına sevgiyle bağlı mânasını verdi. Kocasına güzellikle ve tatlı sözle yaklaşan kadınlar anlamı da verilmiştir. Ona Mekkeliler’in “aribe” (عربة), Medineliler’in “ğanice” (غنجة), Iraklılardın da “şekile” (شكلة) dedikleri rivayet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: “Uruben” kelimesi, “dabeât” (ضبعات) arzulu kadınlar mânasına gelir, yani kocasına şehvetle yaklaşan kadın demektir. Eşleşmeyi arzulayan dişi deveye de “dâbia” (ضبعة) denilir. Âyetteki “etrâb" (أَتْرَابًا) kelimesi ise akran, aynı yaşta olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tirb” ve "lide” (لِدَة) kelimeleri aynı mânaya gelir; bunun Farsça’sı “hemzâd”dır (همزاد) ve aynı yaşta olanlar demektir. Bunun aslı şudur: Onlar yeniden yaratılmışlardır, doğum sÖz konusu değildir, bundan dolayı büyüklük küçüklük de yoktur, dünyada yaşça büyük küçük oldukları gibi değildirler. Onlar âhirette birbirlerine denk yaştadırlar.
Onların bir kısmı sonrakilerdendir. Bu âyetin iki mânaya geldiğini daha önce söylemiştik. İbn Abbâs’tan (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilir: “Onların ikisi de (öncekiler de sonrakiler de) benim ümmetimdendir”. “Çoğu önce gelip geçmişlerden; birazı da sonrakilerdendir” mealindeki âyet de aynı anlama gelir.
Yorumu Yorumla
-
Sulle (ثُلَّةٌ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-l-l" kökünün temel anlamının bir bütünün içinden ayrılıp çıkarılmış büyük parça, koparılmış bir kitle veya kalabalık bir grup olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sülle" kelimesinin etimolojik olarak yapağıdan koparılmış yün tutamını ifade ettiğini, bağlam içerisinde bu kök anlamdan yola çıkarak devasa büyüklükteki bir insan topluluğunu tanımladığını; 14. ayette "öncüler" (sâbikûn) sınıfının sonraki nesiller içindeki sayısının "az" (kalîl) olarak nitelenmesine karşılık, burada sağ ehlinin (ashâb-ı yemîn) sonraki nesiller içinde de muazzam ve kesintisiz bir "büyük kalabalık" oluşturduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin ahiret tasnifinde niceliksel bir yoğunluğu ifade ettiğini, ilahi rahmetin genişliğinin bir tezahürü olarak sonraki kuşaklarda da kurtuluşa eren sağ ehlinin sayısında hiçbir azalma veya daralma olmadığını, bu zümrenin devasa bir kitleyi temsil ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın retorik kurgusunda sosyolojik ve teolojik bir denge işlevi gördüğünü; "öncüler" gibi en üstün manevi mertebeye ulaşmanın zaman ilerledikçe zorlaştığını (kalîl), ancak genel kurtuluşu ve ilahi rızayı temsil eden sağ ehline dahil olmanın kapılarının son nesillere kadar ardına kadar açık kaldığını ve bu grubun devasa bir kalabalık (sulle) oluşturduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu terimin tarihi süreçteki kötümserlik algısını yıkan eskatolojik bir müjde olduğunu, "sülle" kelimesinin varoluşsal emniyeti sağlayan o yekpare ve ağır inananlar kitlesinin zamanın sonuna kadar yapısal bütünlüğünü ve ihtişamlı yoğunluğunu koruduğunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsirlerde bu ifadenin sağ ehlinin demografik ağırlığını tescillediğini, geçmiş ümmetlerden gelen büyük kitleye (evvelîn) karşılık olarak sonraki kuşaklardan da aynı derecede yoğun ve meşru bir bloğun cennet saadetine ortak edileceğini gösterdiğini ifade eder.
El-Âhirîn (الْآخِرِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "e-h-r" kökünün bir şeyin sonu, geriye kalanı, sonradan geleni ve "ilkin" (evvel) mutlak zıddı olma gibi temel etimolojik anlamlara sahip olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, tekili "âhir" olan bu ismin zaman, mekan veya mertebe açısından daha sonra var olanı ifade ettiğini; ayetin bağlamında ise kronolojik olarak tarih sahnesine daha geç çıkmış, insanlık tarihinin veya vahiy sürecinin son dönemlerinde yaşamış olan kuşakları tanımladığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin zamansal bir ardışıklık bildirdiğini ve eskatolojik düzlemde "evvelîn" (öncekiler) grubundan sonra gelen, yani zamanın son evrelerine doğru yaşayan ve sağ ehli kalabalığını tamamlayan inançlı nesilleri anlattığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın doğrusal tarih mefhumu içerisinde "âhirîn" kavramının, insanlık serüveninin son kısımlarını temsil ettiğini; önceki ayetteki "evvelîn" ile birleştiğinde tüm tarihi süreci eskatolojik bir düzlemde kucaklayan, mahşer tablosunda insanlık tarihinin hiçbir dönemini kurtuluştan ve ilahi inayetten mahrum bırakmayan çok güçlü bir yapısal bütünlük (zamanın kapsayıcılığı) inşa ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde bu kronolojik tasnifin, peygamberin etrafında kümelenen ve zorluk çeken geç dönem topluluğunu (âhirîn), insanlığın o devasa evrensel kurtuluş tarihinin asli ve büyük bir parçası olarak entegre etme yönünde retorik ve psikolojik bir güvence işlevi gördüğünü savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe bu kavramın tarihsel ardışıklığı ifade ettiğini, "âhirîn" kelimesinin bilhassa Hz. Muhammed'in ümmetini ve kıyamete kadar gelecek olan son inanan kitleleri kapsadığını, ilahi lütfun zamanın sonuna kadar kesintiye uğramadan bu geniş kitleleri (ashâb-ı yemîn) şemsiyesi altına aldığını tescilleyen kuşatıcı bir terim olduğunda mutabakat sağlandığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla