Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vâkıa Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Vâkıa Sûresi, 38. Ayet

    لِاَصْحَـابِ الْيَم۪ينِۜ ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Li-ashâbi-lyemîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      36-40. "Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir. Onların bir kısmı öncekilerdendir; bir kısmı da sonrakilerdendir.”

      Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Denildi ki: Onları böyle yarattık ve ebediyen bu halde olacaklar. Bekâretleri gittiğinde tekrar gelecek ve sonsuza kadar aynı çekicilik özelliğinde olacaklar, çünkü onlar böyle yaratılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire kılmışızdır” meâlindeki âyete müfessirlerin geneli şöyle bir mâna verdiler: Biz dul ve bâkirelerden meydana gelen dünya kadınlarını, dünyadaki yaratılıştan farklı olarak yeniden yaratacağız, dünyada onlar ihtiyar ve dul iken Biz onları bâkire kılacağız. Eğer rivayet sahih ise Hz. Peygamberin “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” mealindeki âyet hakkında, “Yani dulları ve bakireleri yepyeni bir yaratılışla yaratacağız" dediği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre de Resûlullah (s.a.) “İhtiyar cennete giremez” buyurmuş, sonra da şu âyeti okumuştur: “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bakire kılmışızdır”. Bu âyetin, “Güzel gözlü hûriler” mealindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenlere göre de onlar dünya kadınları değildirler. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kıldık. Âyetin metninde geçen “uruben" (عُرُبًا) kelimesi “urben” diye de okunmuştur. Ebû Ubeyd şöyle dedi: Biz onu, iki sebepten dolayı “uruben” diye okuruz. Birincisi, büyük ve kıymetli mânasına geldiği İçin; İkincisi de Arapça dil kuralına daha uygun düştüğü için. Çünkü bunun tekili “arûb” gelir; “sabûr” (صبور) ve “subur” (صبر), "şekûr” (شكور) ve “şükür” (شكر) örneklerinde olduğu gibi. Diğer bir kıraat da “râ" harfinin cezimli okunmasıdır. Bu kelimeye, kocalarına âşık kadınlar mânası da verilmiştir. Ebû Avsece şöyle dedi: “Arûb”, güler yüzlü demektir. İbn Kuteybe de kocasına sevgiyle bağlı mânasını verdi. Kocasına güzellikle ve tatlı sözle yaklaşan kadınlar anlamı da verilmiştir. Ona Mekkeliler’in “aribe” (عربة), Medineliler’in “ğanice” (غنجة), Iraklılardın da “şekile” (شكلة) dedikleri rivayet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: “Uruben” kelimesi, “dabeât” (ضبعات) arzulu kadınlar mânasına gelir, yani kocasına şehvetle yaklaşan kadın demektir. Eşleşmeyi arzulayan dişi deveye de “dâbia” (ضبعة) denilir. Âyetteki “etrâb" (أَتْرَابًا) kelimesi ise akran, aynı yaşta olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tirb” ve "lide” (لِدَة) kelimeleri aynı mânaya gelir; bunun Farsça’sı “hemzâd”dır (همزاد) ve aynı yaşta olanlar demektir. Bunun aslı şudur: Onlar yeniden yaratılmışlardır, doğum sÖz konusu değildir, bundan dolayı büyüklük küçüklük de yoktur, dünyada yaşça büyük küçük oldukları gibi değildirler. Onlar âhirette birbirlerine denk yaştadırlar.

      Onların bir kısmı sonrakilerdendir. Bu âyetin iki mânaya geldiğini daha önce söylemiştik. İbn Abbâs’tan (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilir: “Onların ikisi de (öncekiler de sonrakiler de) benim ümmetimdendir”. “Çoğu önce gelip geçmişlerden; birazı da sonrakilerdendir” mealindeki âyet de aynı anlama gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ashâb (أَصْحَابِ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "s-h-b" kökünün temel anlamının bir şeye eşlik etmek, yakın olmak, beraber bulunmak ve birbirinden ayrılmamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sahâb" ve "suhbet" kavramlarının sadece sıradan bir yoldaşlığı değil, aidiyeti ve hak sahipliğini de içerdiğini; ayet bağlamında başındaki "li" (için) edatıyla birlikte, daha önceki ayetlerde sayılan ve yepyeni bir yaratılışla var edilen eşlerin, sunulan tüm bu ihtişamlı ahiret nimetlerinin bizzat kime ait ve tahsis edilmiş olduğunu gösterdiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin gramatikal olarak bir tahsis (özgüleme) bildirdiğini, cennet yurdundaki bu eşsiz lütufların rastgele bir ödül değil, doğrudan doğruya bu yoldaşlar (ashâb) zümresi için özel olarak var edildiğini ve onlara mülk kılındığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "ashâb" kelimesinin insanları ahiretteki nihai akıbetleriyle bütünleştiren kategorik bir terim olduğunu; bu ayette kelimenin, tasvir edilen tüm o estetik ve ontolojik ödülleri belirli bir ahlaki topluluğun kalıcı kimliğine bağlayan bir mühür işlevi gördüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu bağlamdaki kullanımının, dünyada hakikatin yanında saf tutanların ahirette mazhar olacakları mutlak lütfu ve ayrıcalığı (tahsis) gösterdiğini, ilahi adaletin ödül dağıtımındaki bu netliği muhatabın zihnine yerleştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın elde edilen saadet ile inanan insan arasındaki organik, kopmaz ve ebedi beraberliği simgelediğini; hazırlanan tüm o varoluşsal lütufların doğrudan bu grubun "hakkı" ve "nasibi" olarak tescillendiğini ifade eder.

        El-Yemîn (الْيَمِينِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "y-m-n" kökünün yön olarak sağ tarafı ifade etmesinin yanı sıra, aslen uğur, bereket, hayır, güç ve kutluluk (yümn) temel anlamlarına delalet ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "yemîn" kavramının ayet bağlamında hesap günü amel defterleri sağ taraflarından verilen kurtuluş ehlini tanımladığını, sağ yönün gücü, şerefi ve mutlak saadeti temsil etmesinden ötürü bu zümrenin elde ettiği nihai esenliği vurguladığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "ashâbü'l-yemîn" tamlamasının Kur'an'ın ahiret tasnifinde cenneti hak eden geniş mümin kitleyi niteleyen özel bir eskatolojik isim (alem) olduğunu, bu ayetteki vurgunun önceki nimetlerin tamamının bizzat bu uğurlu sağ ehli için yaratıldığını perçinlemek maksadı taşıdığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye bedevi kültüründe "sağ" yönün (yemîn) derin bir psikolojik iyimserlik, kutsiyet ve iyi alamet barındırdığını; Kur'an'ın bu yerleşik sosyo-kültürel algıyı alarak ahiret sahnelerinde ebedi bir ontolojik zafere, kurtuluşa ve ilahi rızaya tahvil ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinde sağ ve sol şeklindeki bu yönsel ikiliğin (dualizm), muhataplara ahlaki tercihlerin nihai eskatolojik sonuçlarını sunan son derece dramatik, anlaşılır ve retorik olarak güçlü bir yapısal zemin oluşturduğunu savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsirlerde bu terimin sadece fiziki bir yönelim değil, dünyadaki inanç ve eylemlerin sonucunda elde edilen varoluşsal aydınlığı, meymeneti ve ilahi ikrama ehil olmayı anlatan kuşatıcı bir sıfat olarak mutabakatla kabul edildiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X