عُـرُباً اَتْـرَاباًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Vâkıa Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: vakıa 37, bakireler, vakıa suresi, yaşıtlar, eşlerine aşık, yüksek döşekler, yeni yaratılış, vakıa suresi 37. ayet
-
36-40. "Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir. Onların bir kısmı öncekilerdendir; bir kısmı da sonrakilerdendir.”
Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Denildi ki: Onları böyle yarattık ve ebediyen bu halde olacaklar. Bekâretleri gittiğinde tekrar gelecek ve sonsuza kadar aynı çekicilik özelliğinde olacaklar, çünkü onlar böyle yaratılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire kılmışızdır” meâlindeki âyete müfessirlerin geneli şöyle bir mâna verdiler: Biz dul ve bâkirelerden meydana gelen dünya kadınlarını, dünyadaki yaratılıştan farklı olarak yeniden yaratacağız, dünyada onlar ihtiyar ve dul iken Biz onları bâkire kılacağız. Eğer rivayet sahih ise Hz. Peygamberin “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” mealindeki âyet hakkında, “Yani dulları ve bakireleri yepyeni bir yaratılışla yaratacağız" dediği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre de Resûlullah (s.a.) “İhtiyar cennete giremez” buyurmuş, sonra da şu âyeti okumuştur: “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bakire kılmışızdır”. Bu âyetin, “Güzel gözlü hûriler” mealindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenlere göre de onlar dünya kadınları değildirler. En doğrusunu Allah bilir.
Onları eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kıldık. Âyetin metninde geçen “uruben" (عُرُبًا) kelimesi “urben” diye de okunmuştur. Ebû Ubeyd şöyle dedi: Biz onu, iki sebepten dolayı “uruben” diye okuruz. Birincisi, büyük ve kıymetli mânasına geldiği İçin; İkincisi de Arapça dil kuralına daha uygun düştüğü için. Çünkü bunun tekili “arûb” gelir; “sabûr” (صبور) ve “subur” (صبر), "şekûr” (شكور) ve “şükür” (شكر) örneklerinde olduğu gibi. Diğer bir kıraat da “râ" harfinin cezimli okunmasıdır. Bu kelimeye, kocalarına âşık kadınlar mânası da verilmiştir. Ebû Avsece şöyle dedi: “Arûb”, güler yüzlü demektir. İbn Kuteybe de kocasına sevgiyle bağlı mânasını verdi. Kocasına güzellikle ve tatlı sözle yaklaşan kadınlar anlamı da verilmiştir. Ona Mekkeliler’in “aribe” (عربة), Medineliler’in “ğanice” (غنجة), Iraklılardın da “şekile” (شكلة) dedikleri rivayet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: “Uruben” kelimesi, “dabeât” (ضبعات) arzulu kadınlar mânasına gelir, yani kocasına şehvetle yaklaşan kadın demektir. Eşleşmeyi arzulayan dişi deveye de “dâbia” (ضبعة) denilir. Âyetteki “etrâb" (أَتْرَابًا) kelimesi ise akran, aynı yaşta olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tirb” ve "lide” (لِدَة) kelimeleri aynı mânaya gelir; bunun Farsça’sı “hemzâd”dır (همزاد) ve aynı yaşta olanlar demektir. Bunun aslı şudur: Onlar yeniden yaratılmışlardır, doğum sÖz konusu değildir, bundan dolayı büyüklük küçüklük de yoktur, dünyada yaşça büyük küçük oldukları gibi değildirler. Onlar âhirette birbirlerine denk yaştadırlar.
Onların bir kısmı sonrakilerdendir. Bu âyetin iki mânaya geldiğini daha önce söylemiştik. İbn Abbâs’tan (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilir: “Onların ikisi de (öncekiler de sonrakiler de) benim ümmetimdendir”. “Çoğu önce gelip geçmişlerden; birazı da sonrakilerdendir” mealindeki âyet de aynı anlama gelir.
Yorumu Yorumla
-
Uruben (عُرُبًا)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "a-r-b" kökünün sözü açık ve fasih söylemek anlamının yanı sıra, tekili "arûb" olan bu ismin eşine derin bir aşkla bağlı, sevgisini açıkça gösteren ve kocasına karşı son derece muhabbetli kadın anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin eşlerine karşı tutkulu, onların sevgisini kazanmaya istekli ve aralarındaki bağı en güzel şekilde ifade eden zevceleri tanımladığını; ayet bağlamında cennet yurdundaki birlikteliklerin sıradan bir beraberlik değil, mutlak bir duygusal coşku ve muhabbet üzerine kurulduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin cennet eşlerinin eşlerine karşı takındıkları cilveli, tatlı dilli ve aşk dolu (mütehabbibât) tutumu nitelediğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kökenindeki "kendini açık ve güzel ifade etme" (irâb/Arap) anlamıyla kurduğu bağa dikkat çekerek, bu zevcelerin sadece fiziksel bir güzelliğe değil, aynı zamanda duygularını en estetik, en zarif ve en etkileyici sözlerle dile getiren muazzam bir iletişim yeteneğine ve ruhsal derinliğe sahip olduklarını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dönemin Hicaz-Arap kültüründe bir kadının eşine duyduğu derin bağlılığın ve bunu ifade edişindeki zarafetin en üstün meziyet sayıldığını, Kur'an'ın bu dünyevi kültürel ideali alıp ahiret sahnesinde sağ ehli (ashâb-ı yemîn) için hazırlanan kusursuz ve pürüzsüz ontolojik sevginin (aşkın) bir sembolü olarak kullandığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu vasfın cennet yaşamındaki varoluşsal estetiği tamamladığını; birlikteliklerin mekanik veya tekdüze olmadığını, aksine her iki tarafın da birbirine ontolojik bir çekimle, eksilmeyen bir tutku ve kâmil bir uyumla bağlandığı mutlak bir psikolojik tatmini simgelediğini belirtir.
Etrâbâ (أَتْرَابًا)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "t-r-b" kökünün temel anlamının toprak ve toz olduğunu; tekili "tirb" olan bu ismin ise küçüklüklerinde aynı toprakta beraber oynayarak büyüyen, dolayısıyla yaşları, boyları ve nesilleri tamamen birbirine denk (yaşıt) olan kimseleri ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem yaş hem de yaratılış güzelliği bakımından birbirinin tam dengi ve akranı olan eşleri anlattığını; ayet bağlamında cennet yurdunda eşler arasında yaş farkından doğabilecek her türlü fiziksel veya ruhsal uyumsuzluğun bütünüyle ortadan kaldırıldığını vurgular. Celaleddin el-Suyuti, cennetliklerin ve onlara sunulan eşlerin mutlak bir gençlik çağında, aynı yaşta (otuz üç yaşlarında) sabitlendiklerini, bu durumun yaşlanmayı veya nesil farkını nefyeden eskatolojik bir denge durumu olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin etimolojisindeki "toprakta oynayan çocuklar" mecazının Kur'an'ın semantik dünyasında zamanın dondurulduğu, ihtiyarlamanın iptal edildiği ve varlıkların en taze, en enerjik çağlarında ebedileştirildiği kâmil bir "gençlik dondurması" (zaman üstülük) metaforuna dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir geleneğinde bu kavramın, eşler arasında mutlak bir biyolojik ve psikolojik senkronizasyon sağladığını; dünyevi hayatta yaş farkının getirebileceği kıskançlık, anlaşılamama veya fiziksel solgunluk gibi problemlerin cennet boyutunda bu "denklik" lütfuyla tamamen aşıldığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin salt fiziksel bir yaş eşitliğinden ziyade, ruhların, frekansların ve varoluşsal enerjilerin birbiriyle tam bir uyum (ahenk) içinde olduğu eşsiz bir ontolojik senkronizasyonu ve kâmil beraberliği simgelediğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla