وَكُنْتُمْ اَزْوَاجاً ثَلٰثَةًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Vâkıa Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
7-10. "Sizler üç gruba ayrıldığınız zaman: Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar;"
Ashâb-ı Yemin ve Ashâb-ı Şimâl
Sizler üç gruba ayrıldığınız zaman; bu üç grubun kimler olduğu hemen devamındaki âyetlerde açıklanmaktadır. Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Öbürü de önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar. Âyette sözü edilen üç sınıfın, inkâr edenler, güzel davrananlar ve hayırda önde gidenler olduğu da söylenmiştir.
Amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Bu âyet iki şekilde açıklanır. Birincisi, “meymene” (الْمَيْمَنَةِ) kelimesi hayır ve bereket mânasına gelir, “meş’eme” (الْمَشْأَمَةِ) de uğursuz ve hayırsız mânasına gelir. Dolaysıyla amel defterleri sağdan verilenler hayırlı insanlar, soldan verilenler de hayırsız insanlardır demektir. İkincisi, temiz insanlar oldukları için onlara sağcılar diye isim verilmiştir, çünkü “meymene” kelimesi temiz olanlar mânasında da kullanılır. Kâfirlere de solcular denilmiştir, çünkü onlar kirlidirler, sol el de pis işler için kullanılır. Buna göre “Kitabı sağ tarafından verilenler” meâlindeki âyette, onların hesabının kolay olacağı ifade edilmektedir, çünkü onların kitaplarında temiz ve hayırlı işler bulunmaktadır. Kâfirlerin kitaplarında ise çirkin işler bulunduğu için sol taraflarından verilecektir. Şöyle de söylenmiştir: Sağcılar ve solcular ismi, şu âyetlerden dolayı verilmiştir: “Kitabı sağ tarafından verilenler... Kime de kitabı sol tarafından verilirse...”. Böylece kime kitabı sağ tarafından verilirse sağcılardan, sol tarafından verilen de solculardan olur. Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar mealindeki âyet de yine iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, hayırda önde olanlar, her türlü hayırda insanların önüne geçenler demektir. İkincisi, Allah’ın ve resülünün davetlerini hemen ve herkesten önce kabul edenler anlamına gelir.
İnsanların Üç Gruba Ayrılması
Muhtemeldir ki buradaki hitap, öncekiler ve sonrakiler de dâhil olmak üzere bütün insanlara yapılmıştır. Böylece bütün insanların üç gruba ayrıldığı ifade edilmiş olmaktadır: Hayırda öne geçenler, sağcılar ve solcular (amel defterleri sağdan ve soldan verilenler). Bu âyet-i kerîmenin özellikle Muhammed (s.a.) ümmetine hitap etmiş olması da mümkündür; bu ümmetin içerisinde hayırda öne geçenler vardır, sağcılar vardır, onlar deliller ve âyetler üzerinde düşünen insanlardır. Ayrıca solcular da vardır, onlar da inkâr edenlerdir.
Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağından verilenlere! Bu ilâhî beyan, onlara ikram edilen nimetlerden dolayı Resûlullah (s.a.) için taaccüb anlamına gelir. Yahut Cenâb-ı Hakk’ın onlara verdiği nimetlerin büyüklüğünden dolayı onlar için tâzim anlamına gelir. Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler! meâlindeki âyet de yine aynı şekilde onların başına gelen hallerden dolayı taaccüb veya tâzim mânasına gelir. Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar meâlindeki âyet de aynıdır. Meselâ şöyle denilir: Falan adam, onun işi de ne iştir! Hâline ve durumuna tâzim için de şöyle denir: Falan var ya, falan! İşte bu âyet de öyledir.
Küfür Tek Millettir
Sizler üç grup idiniz. Bu beyan, küfrü tek millet kabul eden [Hanefî] âlimlerimizin görüşüne delildir. Çünkü Allah Teâlâ, aralarındaki mezhep ve din farklılığına rağmen kâfirleri tek bir grup saymış, müslümanları ise iki gruba ayırmıştır. Böylece hepsini üç grupta toplamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ezvâcen (أَزْوَاجًا)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "z-v-c" kökünün birbirinin zıddı, eşi veya benzeri olan iki şeyin bir araya gelmesi, eşleşme ve çift olma gibi temel anlamlara delalet ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kelimesinin esasen karı-kocadan her birini veya herhangi bir şeyin eşini ifade etmekle birlikte, bu ayetin bağlamında ontolojik bir anlam kayması yaşayarak "çeşitler", "sınıflar" veya "kategoriler" (esnâf) anlamına büründüğünü, insanların ahiretteki durumlarına göre birbirlerine benzeyen gruplar halinde toplanmasını ifade ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin burada doğrudan "kısımlar" ve "sınıflar" anlamında kullanıldığını, mahşer gününde tüm insanlığın dünyadaki inanç ve amellerine göre kendi içlerinde benzeşen, homojen ve birbirinden tamamen ayrışmış zümrelere ayrılacağını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice ve Süryanicedeki "çift, boyunduruk, eş" anlamlarına gelen "zavgâ" kelimesine dayandığını, Arapçaya erken dönemde geçerek yerleştiğini ve Kur'an'ın bu kelimeyi mahşerdeki insan topluluklarının kategorik tasnifini yapmak üzere yeni bir kavramsal çerçeveye oturttuğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sıradan bir eşleşme veya çift olma kavramını alıp eskatolojik bir tasnif aracına dönüştürdüğünü, insanlığın varoluşsal ve ahlaki değerlerine göre nihai bir bölünme yaşayacağının bu kelime üzerinden kurgulandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Türkçeye salt "eşler" olarak çevrilmesinin bağlamsal olarak yetersiz kalacağını, Arapça kullanımın insanların ortak kaderleri ve ahlaki duruşları etrafında kümelenerek birbirinden kesin hatlarla ayrılmış zümreler oluşturmasını simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir geleneğinde bu terimin üzerinde tam bir ittifakla "sınıflar" (esnâf) olarak değerlendirildiğini, insanların ahiretteki konumlarına göre adeta amelleriyle eşleşerek belirli kategoriler oluşturacaklarını açıklar.
Selâseh (ثَلَاثَةً)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-l-s" kökünün bilinen üç sayısını ifade ettiğini ve bu kökten gelen kelimelerin bu niceliksel temele dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sayısal bir değeri ifade eden bu kelimenin ayet bağlamında, insanlığın mahşer günündeki tasnifinin kesin, sınırlı ve kuşatıcı bir şekilde yapıldığını gösterdiğini; insanların başka hiçbir alternatife, ara forma veya dördüncü bir gruba yer bırakmayacak şekilde mutlak olarak üç ana kategoriye ayrılacağını vurgular. Celaleddin el-Suyuti, sayının tahsis edilmesinin ilahi hükmün kesinliğine işaret ettiğini, insanlığın ahiretteki akıbetinin şaşmaz bir şekilde üç zümreyle sınırlandırıldığını kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hesaba çekilme sahnesindeki bu sayısal belirlenimin, eskatolojik gerçekliğe matematiksel ve sarsılmaz bir kesinlik kattığını, insanlığın ahlaki ve varoluşsal sonuçlarının muğlaklıktan uzak, son derece net ve rasyonel bir üçlü yapı halinde muhatabın idrakine sunulduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla