Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 49. Ayet

    وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemine-lleyli fesebbihhu ve-idbâra-nnucûm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gecenin bir kısmında ve yıldızlar çekildiğinde de O’nu teşbih et.”

      Gecenin bir kısmında; yani geceleyin istirahate çekildiğinde Rabb’ini teşbih et. Allah burada sanki şunu söylemektedir: Gece ve gündüz, istirahat ederken de yolda yürürken de her zaman Rabb’ini hamd ile teşbih et!

      Yıldızlar çekildiğinde de O’nu teşbih et. Müfessirler bu âyeti şöyle yorumladı: Ondan maksat sabah namazının iki rekât sünnetidir. Allah hepsinden razı olsun, sahâbe ve tâbiîlerden böyle rivayet edilmiştir. İbn Abbâs (r.a.), yıldızlar çekildiğinde sözü ile sabah namazının farzından önceki iki rekât sünnetin, “Secdelerin ardından” meâlindeki âyette de akşamın farzından sonraki iki rekât sünnetin kastedildiğini merfû olarak rivayet etmiştir. Eğer bu rivayet sabit ise âyetin tefsiri de budur. Buna göre de âyet, sabah namazını (fecrin doğuşundan öncesine kadar) ertelemenin gerekli olduğuna işaret eder, çünkü yıldızların çekilmesi, ancak onların gitmesi ve kaybolması anlamındadır. Bu da fecrin doğuşunun ilk anında olmaz, ancak ortalık aydınlığında olur. Dolayısıyla bu konuda âyet, bizim görüşümüze dair bir delildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Leyl (اللَّيْلِ)

        İbn Fâris, l-y-l kökünün temel manasının karanlık, karanlığın çökmesi ve aydınlığın (nehâr) zıddı olarak zamanın örtülmesi olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "leyl" kavramını güneşin batışından ufukta tekrar doğuşuna kadar geçen zaman dilimi olarak tanımlar; ayetteki kullanımının, insanın günlük dünyevi meşgalelerinden sıyrılarak fiziksel ve zihinsel sükûnete erdiği o derin, örtücü ve mahrem vakti nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde ontolojik bir tefekkür ve ibadet zemini sunduğunu analiz eder; gündüzün o dağıtıcı koşturmacasına karşılık, gecenin insanın kendi iç dünyasıyla ve yaratıcısıyla aracısız, gösterişsiz bir şekilde baş başa kaldığı o eşsiz teolojik ritmi sağladığını derinlemesine inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı bu "karanlık ve sükûnet" vurgusunun, kul ile Allah arasındaki o sır dolu dikey iletişimin en yoğun yaşandığı varoluşsal bir eşik olduğunu anlambilimsel bir düzlemde detaylandırır.

        Fesebbihhu (فَسَبِّحْهُ)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün temel anlamının suda hızla yüzmek, havada süzülmek, akıp gitmek ve uzaklaşmak olduğunu; "tesbih" eyleminin de Allah'ı layık olmadığı her türlü noksanlıktan, acziyetten ve iftiradan fersah fersah uzak tutmak (tenzih) manasına geldiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemi yaratıcıyı her türlü eksiklikten arındırmak ve yüceltmek olarak tanımlar; ayetteki emir kipinin sonuna eklenen zamirle (hu/O'nu) birlikte, gece karanlığının o derin sessizliğinde insanın zihnen ve kalben sadece mutlak ve kusursuz olan ilahi makama odaklanmasını buyurduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "fe" (öyleyse) bağlacının bir önceki ayetteki "kalktığın zaman" ifadesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu; insanın gece vakti uykusunu bölerek (teheccüd) veya gecenin bir bölümünü uyanık geçirerek bu "tesbih" (arındırma/yüceltme) eylemini gerçekleştirmesinin, müşriklerin kibrine karşı gösterilebilecek en büyük ontolojik teslimiyet ve ruhsal direniş olduğunu anlambilimsel olarak değerlendirir.

        İdbâra (إِدْبَارَ)

        İbn Fâris, d-b-r kökünün temel manasının bir şeyin arka tarafı, sonu, peşi ve ön tarafın (ikbal) tam zıddı olarak sırt dönüp uzaklaşmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar; kelimenin zaman için kullanıldığında bir dönemin sona ermesini, geçip gitmesini nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idbâr" kavramını bir nesnenin veya durumun yüz çevirip gitmesi, arkada kalması ve kaybolmaya yüz tutması olarak tanımlar; ayetteki kullanımının, gecenin sonlarına doğru yıldızların ufukta yavaş yavaş batmaya, silinmeye ve görünmez olmaya başladığı o eşsiz seher vaktini ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ihtişamını ve fonetik yapısını inceleyerek; d-b-r kökünün telaffuzundaki o yavaşlık ve çekilme ahenginin, gökyüzündeki yıldızların sabaha karşı o ağır ağır sönüşünü ve karanlığın aydınlığa teslim oluşunu muazzam bir semantik ritimle muhataba hissettirdiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin taşıdığı bu "uzaklaşıp batma/kaybolma" vurgusunun, evrendeki hiçbir maddi varlığın kalıcı olmadığını, her şeyin bir "idbâr" (sona erme) sürecine tabi olduğunu; tam da bu kayboluş anında baki ve sarsılmaz olan yaratıcıyı tesbih etmenin, eşyanın faniliğini idrak eden devasa bir teolojik uyanış olduğunu ifade eder.

        En-Nucûm (النُّجُومِ)

        İbn Fâris, n-c-m kökünün temel anlamının bir şeyin aslından çıkarak belirmesi, görünür hale gelmesi ve doğması olduğunu; gökyüzündeki parlak cisimlere doğup parladıkları için "necm", yeryüzünde gövdesiz olarak biten bitkilere de topraktan fışkırdıkları için aynı kökten isim verildiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi gök kubbede parlayan, yön bulmaya yarayan yıldızlar topluluğu olarak tanımlar; önceki "idbâr" kelimesiyle oluşturduğu isim tamlamasının (yıldızların batışı), gecenin son üçte birindeki (seher) o mutlak sessizlik ve ışık değişim anını, kainatın en görkemli sahnesini nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Etiyopyaca "negm", Süryanice "nagmâ") ortak etimolojik kökenlerine dikkat çekerek, antik Ortadoğu dünyasında yıldızların kaderi belirleyen tanrısal varlıklar olarak görüldüğünü, Kur'an'ın bu köklü kelimeyi alıp onları sadece doğup batan (idbâr eden) ve ilahi emre boyun eğen sıradan gök cisimlerine dönüştürdüğünü kanıtlarıyla detaylandırır. Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye semantiğindeki yeriyle Kur'an semantiğindeki yeri arasındaki o büyük ontolojik kopuşu analiz eder; müşriklerin hayatlarını ve kaderlerini yıldızların hareketlerine (astroloji/kehanet) bağlamalarına karşılık, Kur'an'ın yıldızların "batışını" (idbâr) Allah'ı tesbih etmek için bir zaman ölçüsü (vesile) yaparak, o mitolojik yıldız kültünü anlambilimsel olarak tamamen parçaladığını derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin sonundaki bu edebi ve teolojik konumunun, muazzam bir tevhid dersi verdiğini; sönüp giden (idbâr eden) yıldızların (nücûm) insana fani olanı değil, onların ardındaki o mutlak, sonsuz ve batmayan kudreti (Allah'ı) tesbih etmesi gerektiğini hatırlatan, surenin tüm retorik kurgusunu kusursuz bir eskatolojik ve varoluşsal ahenkle mühürleyen muhteşem bir final olduğunu ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X