Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 48. Ayet

    وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vasbir lihukmi rabbike fe-inneke bi-a’yuninâ(s) ve sebbih bihamdi rabbike hîne tekûm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sen Rabb’inin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Her kalktığında Rabb'ini hamd ile teşbih et.”

      Sen Rabb’inin hükmünü sabırla bekle! Bu âyet-i kerîme, Resûlullah’ın (s.a.) çok zorlu, sıkıntılı ve şiddetli işlerle yükümlü tutulduğuna işaret etmektedir, çünkü Allah sabırla bekle, buyurmaktadır. Sabır emri de ancak zor ve meşakkatli bir iş için kullanılır. Bundan dolayı Allah, Hz. Peygambere şöyle emretmektedir: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret!. Bu âyette de tıpkı diğer peygamber kardeşlerinin yüklendikleri zor işlere sabırla katlandıkları gibi Resûlullah’ın (s.a.) da yüklendiği zorluklara karşı sabırlı olmasını emretmektedir. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır”. Cenâb-ı Hak bu âyette ona, eğer sabrederse, bu Allah’ın kendisini buna muvaffak kılmasıyla olacağını haber vermektedir. Yahut sabrettiği zaman, ancak Allah için sabretmiş olacaktır ve yüklendiği külfeti taşımak da kendisine kolay gelecektir. En doğrusunu Allah bilir. Rabb’inin hükmü sözü, farklı anlamlara gelebilir. Birincisi, bundan maksat, Allah’ın emretmiş olduğu işleri, muhaliflerini öldürmeye kararlı olan firavunlara tebliğ etmektir. Bu, yerine getirilmesi zor bir emirdir, bundan dolayı Allah bu hususta ve onlara tebliğ işinde sabırlı olmasını emretmektedir. İkincisi, maksat, onların eziyetlerine, alaylarına sabretmesi ve onlara karşılık vermemesi emridir. [Üçüncüsü,] özellikle kendi içinde meydana gelen sıkıntılara, inkâr edilmenin kederine, tevhide ve imana yanaşmamalarından kaynaklanan üzüntü karşısında sabırlı olması emridir. Bütün bunlar da ancak Allah’ın hükmüdür.

      Kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Yani bizim gözümüzün önünde ve bilgimiz altındasın. Eğer âyetteki sabır emri, sözünü ettiğimiz kişilere tebliğ görevini yerine getirmekle ilgili ise o zaman Kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın İlâhî kelâmı, zafer ve yardım vâdi anlamına gelir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”. Şayet sabır emri, kâfirlerin yaptıklarına karşılık vermemek yahut kendisiyle Rabb’i arasındaki işleri yerine getirmekle ilgili ise o zaman burada Allah sanki şunu söylemektedir; Onların seni inkâr etmeleri, alaya almaları ve sana eziyet etmeleri bizim bilgimiz dâhilindedir, bu durumu bilmeden sana o görevi yüklemiş değiliz. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’ini hamd ile teşbih et! Yaratıklara ait niteliklerden ve lâyık olmadığı nitelemelerden Rabb’ini tenzih et ve O’nu lâyık olduğu şekilde övgü ile an! Her kalktığında; yani yerinden her kalktığında veya uykundan her uyandığında veyahut maişet temini ve dışarı çıkmak için her kalktığında Rabb’ini hamd ile teşbih et! Eğer bu âyetten maksat, her oturduğun yerden kalktığında hamd ile teşbih etmesi ise bu teşbih Resûlullah’tan (s.a.) rivayet edilen şu hadiste ifade edilmektedir: “Kim, içinde lüzumsuz konuşmaların çok olduğu bir mecliste oturur da oradan kalkmadan önce ‘Seni tenzih ederim Allahım!, Sana hamdederim. Şehadet ederim ki senden başka ilâh yoktur. Senden bağışlanma dilerim ve sana tövbe ederim’ derse, o mecliste işlemiş olduğu hataları bağışlanır”. Eğer âyetten maksat, uykudan kalktığında Rabb’ini hamd ile teşbih etmesi ise bununla namaz kastedilmiş olabilir. Şayet maksat, maişet temini ve dışarı çıkmak için kalktığında Rabb’ini hamd ile teşbih etmesi ise âyet sanki gündüz vakitlerinde dışarı çıktığında Rabb’ini hamd ile teşbih mânasına gelir. Dahhâk, Hz. Ömer in (r.a.) şöyle dediğini rivayet eder: Farz namaza kalktığında, henüz tekbir almadan önce şu sözlerle Rabb’ini hamd ile teşbih et diyerek yukarıda geçen Seni tenzih ederim Allahım! Sana hamdederim...” duasını sonuna kadar okudu. Yine Dahhâk’ın rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.) namaza başladığında bu âyeti okurdu: “Her kalktığında Rabb’ini hamd ile teşbih et!. Ebû Saîd ve Hz. Âişenin (r.a.) rivayet ettiklerine göre de Hz. Peygamber namaza başladığında aynı sözü söylerdi. Her kalktığında sözüne Mücâhid, oturduğun yerden her kalktığında anlamını verdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vasbir (وَاصْبِرْ)

        İbn Fâris, s-b-r kökünün temel manasının bir şeyi hapsetmek, alıkoymak, engellemek ve tutmak olduğunu; "sabr" kavramının insanın nefsini paniğe, şikayete veya taşkınlığa karşı dizginlemesi, içsel bir kontrol mekanizması kurması manasına geldiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, eylemi aklın ve dinin gerekleri doğrultusunda nefsi tutmak, acı ve zorluk karşısında zayıflık göstermeden direnmek olarak tanımlar; ayetteki emir kipinin, peygambere müşriklerin inkar ve alayları karşısında aceleci davranmamasını, ilahi planın işlemesi için mutlak bir metanet göstermesini buyurduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki devrimsel dönüşümünü analiz eder; İslam öncesi (cahiliye) dönemde bedevi kabile ahlakının fiziksel bir dayanıklılık ve kör bir inat sembolü olan bu kavramın, Kur'an tarafından ontolojik bir erdeme, insanın yaratıcısına duyduğu güvenin bir tezahürü olarak ilahi iradeye bilinçli ve sarsılmaz bir teslimiyet eylemine dönüştürüldüğünü derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamının psikolojik bir destek ve teolojik bir yükümlülük taşıdığını; peygamberden istenen sabrın pasif bir bekleme değil, tebliğ görevindeki o ağır varoluşsal yükü, ilahi adaletin tecelli edeceği ana kadar aktif bir dirayetle omuzlama eylemi olduğunu anlambilimsel olarak değerlendirir.

        Lihukmi (لِحُكْمِ)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün temel anlamının bozulmayı engellemek, fesada mani olmak ve bir şeyi düzeltmek amacıyla sınırlar koymak olduğunu; ata takılan ve onu kontrol eden gem/dizgin aparatına da (hakeme) bu yüzden aynı kökten isim verildiğini dil bilimsel kurallarla izah eder; "hüküm" kelimesinin mutlak, bağlayıcı ve şüpheye yer bırakmayan karar manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hükm" kavramını bir şeyi başka bir şeye kat'i olarak isnat etmek, adaleti sağlamak ve meseleyi çözüme kavuşturmak olarak tanımlar; ayetteki bağlamında ilahi iradenin müşrikler hakkında verdiği o nihai kararı, onların mühletlerinin dolacağı o mutlak zamanlamayı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin başındaki "li" (için/uğruna) harf-i cerinin anlamsal işlevine dikkat çekerek; "Rabbinin hükmü için sabret" ifadesinin, insanın kendi aceleci doğasından sıyrılarak ilahi takvimin kusursuz işleyişine saygı duymasını, adaletin tecellisinde mutlak failin Allah olduğunu kabul eden bir ontolojik uyum ve bekleyiş halini ifade ettiğini detaylandırır.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün aslen bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek, tamamlamak ve ona malik olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir nesneyi veya varlığı kademe kademe geliştirerek en mükemmel (kâmil) haline ulaştıran mürebbi (eğitici) otorite olarak tanımlar; ayetteki aidiyet zamiriyle (Rabbike/Senin Rabbin) birlikte kullanımının, Allah ile peygamberi arasındaki o derin, şahsi ve korumacı ilişkiyi vurguladığını, ilahi otoritenin elçisini hiçbir zaman yalnız bırakmadığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak ve köklü teolojik kökenine (Fenikece, İbranice "rab" ve Aramice "rabba") dikkat çekerek; "efendi" veya "yüce sahip" manalarındaki bu kadim unvanın Kur'an'da peygamberi eğiten, kollayan ve ona nihai zaferi hazırlayan mutlak iradeyi temsil ettiğini kanıtlarıyla detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bir önceki "hüküm" kelimesiyle bu kelimenin yan yana gelmesinin (Rabbinin hükmü), verilecek olan kararın veya cezanın sıradan bir gazap değil, bizzat elçiyi terbiye edip koruyan o şefkatli "Rabb" isminden sadır olan mutlak adaletli bir süreç olduğunu anlambilimsel bir bütünlük içinde ifade eder.

        Bi'a'yuninâ (بِأَعْيُنِنَا)

        İbn Fâris, a-y-n kökünün temel manasının görme organı (göz) olduğunu, ancak bu organın değerinden ve işlevinden dolayı su gözesi (pınar), bir şeyin özü, bekçilik yapmak ve çok sıkı koruma altına almak gibi manalara da genişlediğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi gözler ve bakışlar olarak tanımlar; ifadenin Arap dilindeki mecaz kullanımı gereği fiziksel bir organı değil, "Sen doğrudan bizim gözetimimiz, korumamız ve himayemiz altındasın" şeklindeki mutlak ilahi muhafazayı ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ihtişamını ve psikolojik derinliğini inceleyerek; kelimenin çoğul yapısının (a'yun/gözler) ve cümlenin sonundaki ilahi azamet zamirinin (nâ/bizim) muazzam bir şefkat tablosu çizdiğini, düşmanlarının kem gözlerine ve alaylarına karşı peygamberin ilahi nazarlar (gözler) tarafından adeta sarmalandığını ve o ağır yalnızlık hissinin bu edebi dokunuşla tamamen ortadan kaldırıldığını semantik bir ahenkle vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu antropomorfik (insan biçimci) görünümlü kelimenin teolojik işlevinin, Allah'ın evrene ve elçisine olan anlık, kesintisiz ve ontolojik müdahiliyetini en sıcak ve doğrudan yolla muhataba aktarmak olduğunu; bu koruma zırhının peygambere sonsuz bir metanet (sabr) kaynağı sunduğunu detaylandırır.

        Vesebbih (وَسَبِّحْ)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün temel anlamının suda hızla yüzmek, havada süzülmek, akıp gitmek ve uzaklaşmak olduğunu; "tesbih" eyleminin de Allah'ı müşriklerin isnat ettiği her türlü eksiklikten, ortak koşmadan ve noksan sıfatlardan fersah fersah uzak tutmak (tenzih) manasına geldiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemi Allah'ı layık olmadığı şeylerden arındırmak ve yüceltmek olarak tanımlar; ayetteki emir kipinin, peygamberin o yoğun psikolojik baskı altında bile zihnini ve kalbini sahte ilahlardan ve dünyevi korkulardan uzaklaştırarak doğrudan ilahi makamın kusursuzluğuna odaklamasını nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde varoluşsal bir hizalanma işlevi gördüğünü analiz eder; tesbihin sadece dille söylenen bir zikir değil, tüm evrenin fıtri olarak katıldığı o muazzam ontolojik koroya insanın kendi hür iradesiyle katılması, böylece dünyevi krizlerin ve inkarın (şirkin) yarattığı o karanlık zeminden sıyrılarak mutlak aşkınlık (transandans) boyutuna yükselmesi olduğunu derinlemesine inceler.

        Bihamdi (بِحَمْدِ)

        İbn Fâris, h-m-d kökünün temel manasının birini güzel vasıflarından, iyiliklerinden ve lütuflarından dolayı övmek, yüceltmek ve ona minnettar olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramını sadece verilen bir nimete karşılık yapılan teşekkürden (şükür) daha geniş ve saygın bir övgü hali olarak tanımlar; bu kelimenin tesbih (arındırma) kelimesiyle birleşerek (tesbih ve hamd) kullanılmasının, Allah'ı bir yandan tüm eksikliklerden tenzih ederken diğer yandan O'nu sahip olduğu mutlak kemal (kusursuzluk) sıfatlarıyla övmeyi kapsayan eksiksiz bir teolojik zikir formülü olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamının muazzam bir ruhsal denge sunduğunu; peygamberin maruz kaldığı eziyetlere karşı gösterdiği "sabrın" kuru ve acı verici bir tahammül olmaktan çıkıp, ilahi korumanın (gözlerin) idrakiyle birleşerek büyük bir minnettarlığa ve sevince (hamd) dönüştüğünü anlambilimsel olarak değerlendirir.

        Tekûm (تَقُومُ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün temel anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, sabit durmak, bir işi üstlenmek ve bir amaca yönelmek olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kıyâm" eylemini hem fiziksel olarak ayağa kalkmak hem de bir görevi ifa etmek için harekete geçmek olarak tanımlar; fiilin geniş zaman kipiyle ve "hîne" (zaman/an) zarfıyla kullanılmasının, uykudan uyanıp kalktığında, bir meclisten veya oturduğu yerden kalktığında yahut namaza (kıyama) durduğunda şeklinde geniş bir zaman dilimini kapsadığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, k-v-m kökünün bu ayetteki kullanımının ontolojik bir uyanıklığı ve sürekli bir ibadet bilincini nitelediğini; insanın yatay pozisyondan dikey pozisyona (kıyama) geçtiği, yani hayata ve eyleme başladığı her yeni anın, yaratıcıyı tenzih (tesbih) ve O'na şükür (hamd) ile taçlandırılması gereken varoluşsal bir başlangıç noktası olduğunu anlambilimsel bir düzlemde detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X