Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 46. Ayet

    يَوْمَ لَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاً وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme lâ yuġnî ‘anhum keyduhum şey-en velâ hum yunsarûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kurdukları planlar o gün kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve kendilerine yardım eden de olmayacak!”

      Yani onların Resûlullah'a (s.a.) kurdukları tuzakların cezası Allah tarafından geldiği gün bu tuzakların kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Âyet-i kerîme, onların, Allah’ın haber verdiği gibi kendilerine şefaatçi olacakları ve Allaha yaklaştıracakları ümidiyle taptıkları putların, onları Allah'ın azabından kurtarmaya hiç faydası olmayacak, anlamına da gelebilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün temel manasının güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi, mutlak bir vakit veya belirli bir olayla anılan özel bir dönem olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesini uzunluğu ne olursa olsun belirli bir eylemin veya hadisenin gerçekleştiği süre olarak tanımlar; ayetteki zaman zarfı formunun, müşriklerin ilahi gazapla ve ölümcül dehşetle yüzleşecekleri o mutlak hesap ve helak anına (eskatolojik sahneye) işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde sıradan, akıp giden dünyevi bir zamanı (kronos) değil, ilahi müdahalenin gerçekleştiği, kozmik düzenin bozulduğu ve insanın kendi hakikatiyle sarsıcı bir şekilde yüzleştiği ontolojik bir "kriz zamanını" nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içerisindeki sözdizimsel (sentaktik) yerine dikkat çekerek; bu zarfın, inkarcıların fani dünyadaki tüm kibirlerinin, sahip oldukları statülerin ve kurdukları planların anlamsızlaşacağı o kaçınılmaz ve dehşetli zaman dilimine muhatabın dikkatini çivileyen anlambilimsel bir odaklayıcı işlevi gördüğünü ifade eder.

        Yuğnî (يُغْنِي)

        İbn Fâris, ğ-n-y kökünün temel anlamının kifayet etmek, yeterli olmak, başkasına ihtiyaç duymamak ve bir zararı defederek muhataba fayda sağlamak olduğunu belirtir; "ğınâ" kelimesinin de fakirliğin ve acziyetin zıddı olarak mutlak bir kendine yeterlilik ve zenginlik manası taşıdığını dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" eylemini bir ihtiyacı gidermek, fayda vermek ve başa gelecek bir musibeti uzaklaştırarak kişiyi güvene kavuşturmak olarak tanımlar; fiilin başındaki olumsuzluk edatıyla (lâ yuğnî) kullanımının, müşriklerin dünyevi hayatta güvendikleri hiçbir şeyin o dehşet gününde onlara zerre kadar fayda sağlamayacağını, onları ilahi azaptan koruyamayacağını vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki ahlaki ve teolojik derinliğini inceler; cahiliye döneminin en büyük varoluşsal kibri olan, insanın kendi gücüne ve servetine dayanarak yaratıcıdan bağımsızlaşabileceği (müstağni olacağı) yanılgısının, eskatolojik sahnede (ahirette) "lâ yuğnî" (hiçbir işe yaramayacak/yetersiz kalacak) darbesiyle nasıl tamamen çöktüğünü ve insanın mutlak ontolojik acziyetiyle (fakr) nasıl yüzleştiğini derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ğ-n-y kökünün bu olumsuz formunun, sahte otoritelerin ve insan yapımı stratejilerin ilahi gerçeklik karşısındaki felsefi iflasını ilan ettiğini; varlık sahnesindeki sahte yeterliliklerin mutlak kudret karşısında bir hiçliğe dönüştüğünü anlambilimsel bir düzlemde detaylandırır.

        Keyduhum (كَيْدُهُمْ)

        İbn Fâris, k-y-d kökünün temel manasının sinsi bir plan kurmak, gizlice tuzak hazırlamak, hile yapmak ve muhataba beklemediği bir anda zarar vermek olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "keyd" kavramını birine zarar vermeyi amaçlayan entelektüel hazırlık ve kurnazca strateji olarak tanımlar; ayetteki "hum" (onların) aidiyet zamiriyle birlikte, müşriklerin hakikati örtbas etmek, ilahi mesajı boğmak ve elçiyi etkisiz hale getirmek için ürettikleri tüm o karanlık planları, entrikaları ve zihinsel çabaları nitelediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki sivriliğe dikkat çekerek; k-y-d kökünün taşıdığı o keskin, fısıltılı ve gizli kumpas ahenginin, o şiddetli azap gününde ilahi kudretin devasa ağırlığı altında ezilerek nasıl anlamsız, komik ve aciz bir "çırpınışa" dönüştüğünü edebi ve semantik bir tezatla muhataba hissettirdiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu ayetteki bağlamının, insanın yaratıcısına karşı kurnazlık yapmaya kalkışmasının ne kadar akıl dışı olduğunu gösterdiğini; inkarcı aklın ürettiği o sözde üstün "keyd"in (stratejinin), ilahi azap anında camdan bir kule gibi tuzla buz olduğunu teolojik bir dille ifade eder.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün temel anlamının varlık sahnesine çıkan, irade edilen, hakkında bilgi sahibi olunabilen ve kastedilen her türlü nesne, durum veya miktar olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kavramını varlığı tasdik edilebilen en genel kategori olarak tanımlar; ayetteki kullanımının, olumsuz bir fiilin (lâ yuğnî) ardından gelen nekra (belirsiz/tenvinli) ve mansub bir yapı olduğunu, bunun da "zerre kadar, en ufak bir miktar bile, hiçbir surette" manasına gelerek mutlak bir değersizliği ve hiçliği ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki ontolojik ağırlığını analiz eder; "lâ... şey'en" (hiçbir şey) formülünün, müşriklerin dünyadayken devasa gördükleri güçlerinin, planlarının ve stratejilerinin ahiret boyutunda tartıldığında ontolojik karşılığının "sıfır" olduğunu, hiçbir anlamsal veya varoluşsal ağırlık taşımadığını derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu mutlak olumsuzlama (nefiy) yapısının, muhatabın içinde bulunacağı çaresizliği pekiştiren bir retorik araç olduğunu; onların kurdukları hilelerin "az da olsa" bir işe yaramayacağını, mağlubiyetin ve acziyetin hiçbir istisna barındırmayan kusursuz bir kesinlik taşıdığını anlambilimsel olarak değerlendirir.

        Yunsarûn (يُنْصَرُونَ)

        İbn Fâris, n-s-r kökünün temel manasının birine yardım etmek, destek çıkmak, düşmana karşı korumak ve galibiyet (zafer) sağlamak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "nusret" eylemini bir zorluk, baskı veya düşman karşısında kişiye arka çıkıp onu savunmak olarak tanımlar; fiilin bu ayetteki geniş zamanlı meçhul (edilgen) formunun (yunsarûn), müşriklerin o dehşetli günde hiçbir dış güçten, inandıkları sahte ilahlardan, putlardan veya kabile mensuplarından zerre kadar yardım göremeyeceklerini, tamamen yapayalnız bırakılacaklarını nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde cahiliye sosyolojisine vurulan nihai darbeyi temsil ettiğini analiz eder; İslam öncesi Arap toplumunun en temel güvenlik ağı olan, haklı veya haksız her durumda kabile üyesine arka çıkmayı emreden "nusret/asabiyet" ilkesinin, eskatolojik gerçeklikte tamamen çöktüğünü, insanın ilahi adalet karşısında tüm sosyal ve mitolojik desteklerinden koparılarak tek başına hesap vereceğini derinlemesine inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin bu edilgen yapısının, inkarcıların ontolojik bir terk ediliş yaşadıklarını kanıtladığını; dünyadayken kendi kendilerine yeterli (müstağni) olduklarını sananların, azap anında dışarıdan gelecek bir "nusrete" (yardıma) umutsuzlukla muhtaç duruma düşmelerindeki o trajik varoluşsal çöküşü anlambilimsel bir düzlemde detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X