فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي ف۪يهِ يُصْعَقُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: üst üste bulut, inat, tur suresi 45. ayet, gökten düşen parça, tur suresi, tur 45, bayılacakları gün, gün
-
"Artık dehşete kapılacakları gün ile yüz yüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak.”
Sonra Allah Teâlâ onların asla iman etmeyeceklerini bildiği için, peygamberine, onlardan yüz çevirmesini ve onlarla meşgul olmamasını emretmektedir: Artık dehşete kapılacakları gün ile yüz yüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak. Allah, peygamberine de onların iman etmelerinden ümidini kestirmekte, onların verdikleri eziyetlere karşı kendisine sabırlı olmayı ve onlara karşılık vermemeyi emretmektedir. Onların, o dehşet günü gelmeden, yani ölmeden iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Bu âyetteki “yus'akûn” (يُصْعَقُونَ) kelimesindeki “ye” harfi üstünlü de ötreli de okunmuştur. Üstünlü okuyanlar, “O gün göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek” meâlindeki âyete dayanırlar, buradaki fiil “öldürülecek” diye meçhul şeklinde değil, “ölecek” diye mâlum sığasıyla gelmiştir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki “sa‘ka” fiilinden maksat da söylediğimiz gibi ölmeleridir.
Âyet-i kerîme, kendilerine sıkıntılar ve acılar geldiğinde iman etseler bile, o zaman bu imanın onlara faydası olmayacak mânasına da gelebilir, çünkü o, azabı kendilerinden defetme amaçlı imandır.
Yorumu Yorumla
-
Fezerhum (فَذَرْهُمْ)
İbn Fâris, v-z-r (veya z-r-r) kökünün temel manasının bir şeyi bırakmak, terk etmek, dikkate almamak ve kendi haline havale etmek olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar; eylemin genellikle faydasız veya önemsiz görülen nesneler/durumlar için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi birini veya bir şeyi kasten ve yüz çevirerek terk etmek olarak tanımlar; ayetteki emir kipinin peygambere yönelik olduğunu, müşriklerin asılsız iddialarına (azabı bulut sanmalarına) karşı artık tartışmayı kesip onları kendi inatlarıyla ve kaçınılmaz akıbetleriyle baş başa bırakmasını nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde pasif bir eylemsizlik değil, aktif ve kararlı bir ontolojik kopuş olduğunu analiz eder; ilahi mesajın tebliğ aşamasının bittiğini, muhatabın anlama kapasitesini tamamen kapattığını ve artık sözün yerini ilahi hükmün (azabın) alacağı o teolojik eşiği derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "fe" (öyleyse/artık) bağlacının bir önceki ayetteki akıl tutulmasına bağlandığını; muhatabın hakikate karşı bu denli körleşmesi karşısında "onları terk et" emrinin peygamber için muazzam bir psikolojik rahatlama, inkarcılar için ise ilahi rahmetten mutlak bir mahrumiyet ve varoluşsal bir terk ediliş manasına geldiğini anlambilimsel olarak değerlendirir.
Hattâ (حَتَّى)
İbn Fâris, bu edatın temel olarak bir eylemin, zamanın veya mekanın ulaşacağı en son sınırı, nihai noktayı (gâye) ifade ettiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "hattâ" edatının burada "terk etme" eyleminin sonsuza dek sürecek bir boş vermişlik olmadığını, aksine o kaçınılmaz azap anına kadar verilmiş geçici ve sınırlı bir mühletin bitiş çizgisini gösterdiğini belirtir.
Yulâkû (يُلَاقُوا)
İbn Fâris, l-k-y kökünün temel anlamının bir şeyle yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve rastlaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramını bir nesneyi veya durumu gözle görmek, bedenen karşılaşmak veya kalben idrak etmek olarak tanımlar; fiilin "mufâale" babındaki (karşılıklı eylem) bu formunun, inkarcıların kendi kaderleriyle ve ilahi adaletin o dehşetli sonucuyla kaçınılmaz olarak, mutlak bir yüzleşme yaşayacaklarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "güne kavuşmak/karşılaşmak" mefhumunun kişiselleştirilmiş bir eskatoloji sunduğunu; azabın sadece gelen bir zaman dilimi değil, müşriklerin bizzat gidip "çarpışacakları" ve tüm yalanlarının son bulacağı o sarsıcı ontolojik buluşma anı olduğunu derinlemesine analiz eder.
Yevmehum (يَوْمَهُمُ)
İbn Fâris, y-v-m kökünün temel manasının güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi veya genel anlamda mutlak bir vakit ve dönem olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi belirli bir olayın gerçekleştiği zaman kesiti olarak tanımlar; ayetteki "hum" (onların) aidiyet zamiriyle kullanılmasının, bu azap gününün (Bedir günü veya kıyamet) doğrudan onların kibrine, eylemlerine ve inkarına tahsis edilmiş, sadece onlar için hazırlanmış özel bir helak vakti olduğunu belirttiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu isim tamlamasının (onların günü) muazzam bir anlambilimsel ironi taşıdığını; dünyadayken ahireti ve hesap gününü şiddetle reddeden müşriklerin, ilahi beyanda tam da inkar ettikleri o azap gününün "sahibi" olarak nitelendirilmelerinin, ilahi adaletin tecellisindeki o kusursuz teolojik dengeyi ortaya koyduğunu detaylandırır.
Yus'akûn (يُصْعَقُونَ)
İbn Fâris, s-a-k kökünün temel anlamının şiddetli ve yıkıcı bir ses, yıldırım düşmesi, insanın aklını başından alan ve onu yere seren dehşet verici gürültü olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar; bu sese maruz kalıp bayılan veya ölen kişiye de "mas'ûk" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sa'k" eylemini gökyüzünden gelen ve insanı anında ölüme veya derin bir baygınlığa sürükleyen o korkunç sarsıntı ve çığlık olarak tanımlar; fiilin bu ayetteki meçhul (edilgen) formunun, müşriklerin ilahi gazap karşısındaki mutlak çaresizliklerini, hiçbir direnç gösteremeden o sesin şiddetiyle bir anda cansız yere serilmelerini nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik köklerini inceleyerek; Süryanice ve İbranicedeki şiddetli çığlık ve ilahi yıldırım (teofani) terminolojisiyle bağını ortaya koyar, geç antik çağ inançlarında tanrısal gazabın gökten gelen yıkıcı bir "ses" ile özdeşleştirildiğini, Kur'an'ın da bu evrensel motifi kullanarak müşriklerin sonunu getirecek o mutlak şok anını tasvir ettiğini kanıtlarıyla detaylandırır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik ve fonetik yapısını edebi bir çerçevede değerlendirerek; sâd, ayın ve kâf harflerinin yan yana gelişindeki o boğuk, patlayıcı ve sert ses ahenginin, göğü yırtarak gelen o yıldırımın (sayha) veya ölümcül çığlığın bizzat kulağa çarpan gürültüsünü muazzam bir ritimle taklit ettiğini semantik açıdan vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, s-a-k kökünün bu bağlamdaki teolojik işlevinin ontolojik bir sıfırlama olduğunu; bir önceki ayette azabı görüp de "bu bir buluttur" diyerek laf cambazlığı yapan ve akıllarıyla övünen müşriklerin, tüm zihinsel melekelerini, konuşma yetilerini ve kibirlerini saniyeler içinde felç eden bu kozmik darbeyle (yus'akûn) mutlak bir suskunluğa ve yok oluşa mahkum edildiklerini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla