اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِۚ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tur suresi 38. ayet, dinleme, açık delil isteği, göğe merdiven, erkek çocukları, tur suresi, tur 38, kız çocukları
-
"Yoksa onların, üstüne çıkıp göklerdeki haberleri dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Eğer öyleyse, içlerinden dinleyen biri açık bir kanıt getirsin?"
Yoksa onların, üstüne çıkıp göklerdeki haberleri dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Bu cümle iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onların göklere çıkmak için bir vasıtaları ve güçleri mi var ki, çıkıp gök haberlerini dinlesinler ve Muhammed aleyhisselâmın Allah’a iftira ettiğini anlasınlar? İkincisi, Muhammed aleyhisselâmın söyledikleri gibi olduğuna dair onların duydukları bir delil ve kanıt mı var? Şayet, evet var derlerse, o zaman şöyle denilir: Eğer öyleyse, içlerinden dinleyen biri açık bir kanıt getirsin. Yani açık bir delil getirsinler, fakat onlarda böyle bir delil yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Sullemun (سُلَّمٌ)
İbn Fâris, s-l-m kökünün temel manasının barış, esenlik, tehlikeden kurtulmak ve yukarıya doğru yükselmek olduğunu; "sullem" (merdiven) kelimesinin de kişiyi basamak basamak yukarıdaki hedefine güvenle ulaştıran araç olduğu için bu isimle anıldığını dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanı aşağıdan alıp yüksek bir makama veya mekana çıkaran fiziksel veya soyut vasıta olarak tanımlar; ayetteki kullanımının, müşriklerin gayb (bilinmeyen) alemine dair iddialarını alaya alan retorik bir soru olduğunu, onların gökyüzüne uzanıp ilahi sırlar meclisini dinleyecekleri bir merdivenleri mi olduğu ihtimalini sorguladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamının muazzam bir teolojik ironi barındırdığını; müşriklerin peygamberin vahiy almasını inkar ederken, kendilerinin görünmez aleme dair nasıl bu kadar kesin konuştuklarını, yoksa göklere dayadıkları özel bir "merdivenleri" mi olduğunu sorarak onların o içi boş epistemolojik kibrini ve temelsiz iddialarını anlambilimsel olarak yerle bir ettiğini ifade eder.
Yestemi'ûne (يَسْتَمِعُونَ)
İbn Fâris, s-m-a kökünün temel anlamının sesi algılamak, kulak vermek ve işitmek olduğunu; kelimenin "ifti'al" babındaki bu formunun (istimâ'), sıradan ve tesadüfi bir duymayı değil, bilerek, isteyerek ve özel bir çaba sarf ederek dinlemeyi, kulak kabartmayı nitelediğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemi gizlice veya dikkatlice bir sesi yakalamaya çalışmak olarak tanımlar; ayetteki kullanımıyla, müşriklerin veya onların inandığı cinlerin ilahi meclise (Mele-i A'lâ) merdiven dayayarak oradaki kararları gizlice dinleme, vahiyden söz hırsızlama çabalarını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde cahiliye döneminin vahiy algısına yönelik eleştirel bir boyut taşıdığını analiz eder; pagan Arap toplumunda kâhinlerin cinler vasıtasıyla göklerden "kulak hırsızlığı" (istimâ') yaparak hakikate ulaştığı inancının yaygın olduğunu, Kur'an'ın bu eylemi müşriklere alaycı bir dille nispet ederek onların gayb bilgisini elde etme yöntemlerinin ciddiyetsizliğini ve imkansızlığını derinlemesine inceler.
Mustemi'uhum (مُسْتَمِعُهُمْ)
İbn Fâris, s-m-a kökünden türeyen ve eylemi bizzat gerçekleştiren kişiyi (ism-i fail) gösteren bu kelimenin, kulak kabartan, dinleme işini üstlenen temsilci manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi göklere tırmanıp ilahi sırları çaldığını veya dinlediğini iddia eden şahıs olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki anlambilimsel geçişe dikkat çeker; önceki kelimede eylem çoğul (dinliyorlar) iken, burada tekil bir temsilciye (onların o dinleyicisi/temsilcisi) geçilmesinin, meydan okumanın ciddiyetini artırdığını, "aranızdan kim bu gizli bilgilere ulaştığını iddia ediyorsa, o şahıs öne çıksın da görelim" şeklinde hedefi somutlaştıran varoluşsal bir rest olduğunu detaylandırır.
Sultânin (سُلْطَانٍ)
İbn Fâris, s-l-t kökünün temel manasının kahretmek, galip gelmek, üstünlük kurmak ve muhatabı susturan keskin delil olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "sultân" kavramını karşı tarafın aklını veya bedenini teslim alan ezici güç olarak tanımlar; bu gücün sadece siyasi veya fiziksel bir otorite değil, aynı zamanda iddiayı kanıtlayan, şüpheye yer bırakmayan mutlak ve kesin "hüccet" (delil) manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik kökenlerini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "şultânâ" (iktidar/hükümdarlık) kelimelerinden Arapçaya geçtiğini; ancak Kur'an'ın bu dünyevi ve siyasi tahakküm terimini alıp, onu epistemolojik bir "ilahi yetki belgesi" ve "mutlak kanıt" manasına dönüştürerek teolojik bir çerçeveye oturttuğunu kanıtlarıyla detaylandırır. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın inanç semantiğindeki ağırlığını analiz eder; insanın kendi hevasından veya mitolojik inançlarından ürettiği hiçbir bilginin geçerli olmadığını, hakikatin ancak ilahi bir otoriteye dayanan "sultân" ile sabit olabileceğini, müşriklerin gayba dair iddialarının ise tamamen bu "sultân"dan (yetki belgesinden) yoksun olduğunu derinlemesine inceler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki işlevinin, müşriklerin ürettiği soyut efsaneleri ve asılsız tahminleri somut bir bilgi felsefesi düzlemine çekmek olduğunu; onlardan iddialarını ispatlayacak yetki belgesini açıkça masaya koymalarını isteyen anlambilimsel bir meydan okuma sunduğunu ifade eder.
Mubîn (مُبِينٍ)
İbn Fâris, b-y-n kökünün temel anlamının ayrılmak, uzaklaşmak, iki şeyin arasının açılması ve bir şeyin her türlü kapalılıktan kurtularak açık ve net hale gelmesi olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesini hem kendisi son derece açık olan hem de başka şeyleri açıklığa kavuşturan, gerçeği sahteden ayıran unsur olarak tanımlar; önceki "sultân" kelimesinin sıfatı olarak geldiğinde, getirilecek delilin öyle üstü kapalı, yoruma açık veya kâhinlerin fısıltıları gibi şüpheli olamayacağını, güneş gibi parlak ve tartışmayı anında kesecek bir netlikte olması gerektiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, b-y-n kökünün bu sıfat formunun, müşriklere sunulan meydan okumanın şartlarını zorlaştıran bir işlev gördüğünü; onlardan beklenen kanıtın sadece bir "delil" değil, hiçbir aklın itiraz edemeyeceği, son derece şeffaf ve kesin (mubîn) bir belge olması gerektiğini vurgulayarak, onların böyle bir kanıt getirmekten mutlak surette aciz olduklarını anlambilimsel olarak ilan ettiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla