اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tur 37, hakimiyet, yeri yaratma, tur suresi, tur suresi 37. ayet, gökleri yaratma, ilahi hazineler, yakini imansızlık, rab, ilim, bilgi
-
"Yoksa Rabb'inin hâzineleri onların yanında mıdır? Yoksa her şeye egemen olan onlar mı?”
Yoksa Rabb’inin hâzineleri onların yanında mıdır? Yani, “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar?” meâlindeki âyetin tefsirinde, bütün bunları onlar yaratmadılar dediğimiz gibi bu âyet de Rabb’inin hâzineleri onların yanında değildir ve her şeye egemen olan da onlar değildir, anlamına gelir. Sonra bu âyet farklı mânalar verilerek de yorumlanabilir. [Birincisi,] Yoksa Rabb’inin hâzineleri onların yanında mıdır? Yani, onların Resûlullah’a (s.a.) tâbi olmalarına engel olan, Resûlullah’ta (s.a.) olmayıp kendilerinde bulunan bir fayda mıdır ki, bu sebeple onlar peygamberliğe daha lâyık olsunlar? Hayır, onlar buna daha lâyık değildirler! [İkincisi,] onlar gaybın ilmine mi muttali oldular da Resûlullah’ın (s.a.) Allaha iftira ettiğini bildiler? Yani onlar gayp ilmine asla muttali değildirler. [Üçüncüsü,] gayp ilmi Resûlullah’ta (s.a.) da yoktur, aksine onda sadece şanı yüce olan Rabb’inin kendisine haber verdikleri vardır. Onlarda ise bunların hiçbiri yoktur.
Yoksa her şeye egemen olan onlar mı? Yani onlar ne kendilerinin ve ne de başkalarının rızıklarına hükümran kılınmış değildirler. Bazıları şöyle dedi: âyetteki “musaytır” kelimesinden maksat, Rab Teâlâ’dır. “Seytara fulânun” (سيطر فلان) denince, falanın Rab olduğu anlaşılır. Bu, İbn Kuteybenin sözüdür. Zeccâc şöyle dedi: “Mûsâytır” kelimesi hâkim olan anlamına gelir. Ebû Bekir de şöyle dedi; "Mûsâytır”, güçlü olan, galip olan demektir. Ancak güç ve galibiyet, bazan delillerle kazanılır. Bu âyet, Resûlullaha (s.a.) karşılık verme mânasına da başka anlama da gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Em (أَمْ)
İbn Fâris, bu edatın temel olarak bir durumdan veya sorudan diğerine geçiş yapmak (idrab) veya muhatabı seçenekler arasında bırakmak amacıyla kullanıldığını dil bilimsel kurallarla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada "yoksa" manasıyla, müşriklerin bir önceki ayette evrenin yaratılışı karşısındaki acziyetleri ortaya konduktan sonra, onların güç ve otorite iddialarını yerle bir edecek yeni bir retorik sorgulamaya geçişi sağladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, surenin bu bölümünde peş peşe sıralanan "em" edatlarının, inkarcıların zihinsel kalesini her cepheden kuşatan, onlara kaçacak hiçbir mantıksal boşluk bırakmayan ve sahte otoritelerini adım adım çürüten muazzam bir anlambilimsel zincir (istifham-ı inkârî) oluşturduğunu ifade eder.
Indehum (عِنْدَهُمْ)
İbn Fâris, a-n-d kökünün temel manasının bir şeyin yanında, yakınında olmak, hazır bulunmak ve mevcudiyet olduğunu; bu zarfın mekânsal bir yakınlığı veya mülkiyet altındaki bir durumu ifade ettiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "inde" kelimesinin bir şeyin kişinin tasarrufunda ve gözetiminde bulunmasını nitelediğini; ayetteki "hum" (onlar) zamiriyle birleşerek, müşriklerin ilahi lütuflar üzerinde adeta mülkiyet veya kontrol sahibiymiş gibi davranmalarındaki o kibirli ve hadsiz psikolojiyi sorguladığını belirtir.
Hazâinu (خَزَائِنُ)
İbn Fâris, h-z-n kökünün temel anlamının bir şeyi biriktirmek, koruma altına almak, saklamak ve depo etmek olduğunu; "hazîne" kelimesinin de değerli malların ve rızıkların muhafaza edildiği yer manasına geldiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi tükenmekten korunmuş, biriktirilmiş maddi ve manevi nimetlerin menbaı olarak tanımlar; ayetteki çoğul (hazâin) kullanımının, ilahi lütfun, rızkın, rahmetin ve peygamberlik (nübüvvet) makamının sadece Allah'ın tekelinde olan o sınırsız, hesapsız ve erişilmez kaynağını ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte Sami dilleri havzasındaki (Aramice ve Süryanice "gazzâ", İbranice "genazim") ortak hazine ve devlet deposu terminolojisiyle anlamsal bir paralellik taşıdığını; Kur'an'ın dünyevi krallıklara ait bu bürokratik/fiziksel terimi alarak, mutlak ilahi kudretin ve eskatolojik lütfun evrensel metaforuna dönüştürdüğünü detaylandırır. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde muazzam bir sosyo-teolojik yıkım işlevi gördüğünü analiz eder; Mekke aristokrasisinin dünyevi zenginliği (hazineleri) elinde tutarak toplum üzerinde kurduğu tahakküme karşı, bu ayetin asıl ve tükenmez hazinelerin Allah'a ait olduğunu ilan ederek müşriklerin sahte iktidarını ve "nübüvvet neden içimizden en zengin olanımıza verilmedi" şeklindeki materyalist itirazlarını ontolojik olarak çökerttiğini derinlemesine inceler.
Rabbike (رَبِّكَ)
İbn Fâris, r-b-b kökünün aslen bir şeyi ıslah etmek, tamamlamak, koruyup gözetmek ve üzerinde sahiplik kurmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir nesneyi veya varlığı kademe kademe geliştirerek en mükemmel haline ulaştıran, nimet veren otorite olarak tanımlar; ayetteki iyelik ekinin (Rabbike/Senin Rabbin) peygambere yönelik doğrudan bir hitap olduğunu, müşriklerin kıskandığı peygamberlik nimetinin (hazinenin), bizzat peygamberi terbiye edip seçen mutlak irade tarafından tahsis edildiğini vurguladığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu isim tamlamasının (Hazâinu Rabbike), evrendeki tüm dağıtım ve lütuf yetkisinin yaratıcıya ait olduğunu gösterdiğini; muhatabın (müşriklerin) bu dağıtıma müdahale etme veya itiraz etme hakkının bulunmadığını, yaratılanın yaratıcının mülkü üzerinde söz sahibi olamayacağını anlambilimsel bir kesinlikle ortaya koyduğunu ifade eder.
el-Musaytırûn (الْمُصَيْطِرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin asıl kökünün s-y-t-r (sîn ile) olduğunu, temel manasının bir şeyin üzerine abanmak, onu tamamen kontrol altına almak, gözlemlemek ve tahakküm kurmak olduğunu; ancak kelimedeki "tı" harfinin kalınlığından dolayı Arapça fonetik kuralları gereği "sîn" harfinin "sâd" harfine dönüşerek (musaytır) telaffuz edildiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi başkalarının eylemleri üzerinde mutlak bir gözetim, denetim kuran, onları zorlayan ve dilediği gibi yöneten hâkim (kâhya/müfettiş) olarak tanımlar; cümlenin başındaki "em" (yoksa) edatıyla birlikte, müşriklerin dünyevi zenginliklerinden veya kabile gücünden aldıkları cesaretle kendilerini evrenin veya ilahi iradenin üzerinde bir "denetleyici" konumunda görüp görmediklerini ironik ve sarsıcı bir şekilde sorguladığını belirtir. Arthur Jeffery, s-t-r kökünün Sami dillerindeki yazmak, kaydetmek ve hizalamak (Süryanice "satar") anlamlarıyla bağlantısını inceleyerek; kelimenin aslında kararları yazıp dikte eden, kaderi belirleyen mutlak bürokratik ve ilahi otoriteyi nitelediğini, Kur'an'ın bu kavramı kullanarak müşriklerin kendilerini tanrısal bir yetkiyle donatılmış karar vericiler (diktatörler) olarak görme hezeyanını reddettiğini kanıtlarıyla detaylandırır. Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye dönemi sosyolojisindeki yerine dikkat çeker; Kureyş oligarşisinin Mekke'deki mutlak ticari ve dini hegemonyasını (musaytır olma halini) evrensel ve teolojik bir boyuta taşımaya kalktıklarını, ancak Kur'an'ın bu sorusuyla onların evrensel planda hiçbir güçleri olmayan aciz varlıklar olduklarını yüzlerine vurarak o kibirli "tahakküm" hissini ontolojik olarak parçaladığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fonetik yapısındaki o kalın, vurgulu ve baskın ses ahenginin (sâd ve tı harflerinin yan yana gelişi), kelimenin taşıdığı o ezici "zorbalık ve tahakküm" manasını muazzam bir edebi sanatla yansıttığını; ancak bu otoriter sıfatın müşriklere bir soru formunda yöneltilmesinin, onların aslında bu güce sahip olmadıklarını alaycı ve kesin bir dille ispatlayan anlambilimsel bir final yaptığını vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla