Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 36. Ayet

    اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ بَلْ لَا يُوقِنُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em ḣalekû-ssemâvâti vel-ard(a)(c) bel lâ yûkinûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar? Hayır hayır! Onlar bir türlü idrak edip inanmıyorlar.”

      Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar? Yani yerküreyi ve gökleri onların yaratmadığını kendileri de biliyorlar. Hayır hayır! Onlar bir türlü idrak edip inanmıyorlar. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar bu sözleri kesin bilgiye dayanarak söylemiyorlar, aksine zanna dayanarak konuşuyorlar. İkincisi, onlar doğru konuşmuyorlar; buna göre âyet, asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk’ın bildiği bir kavim hakkında gelmiştir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman burada peygamberliğin ispatına dair delil vardır, çünkü Hz. Peygamber bu haberi gayptan vermektedir. İlk yorumu doğru kabul edersek o zaman âyet, onların bütün söyledikleri kesin bilgiye değil zanna dayanmaktadır, bilmeden konuşmaktadırlar mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Em (أَمْ)

        İbn Fâris, bu edatın temel olarak bir konudan diğerine geçiş yapmak (idrab) veya muhatabı iki durum arasında muhayyer bırakmak için kullanıldığını dil bilimsel kurallarla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada "yoksa" manasıyla, insanın kendi yaratılışına dair sorulan sorudan sonra, insanın aklını çok daha fazla zorlayacak ve onu mutlak acziyetle yüzleştirecek makro kozmik bir soruya geçişi sağlayan anlambilimsel bir köprü işlevi gördüğünü belirtir.

        Halakû (خَلَقُوا)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün temel manasının bir şeyi belli bir ölçüye, miktar ve plana göre takdir etmek, daha önce bir örneği olmaksızın pürüzsüz ve sağlam bir şekilde meydana getirmek olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini bir şeyi yoktan, kusursuz bir hikmet ve nizam doğrultusunda varlık sahnesine çıkarmak olarak tanımlar; fiilin bu ayetteki çoğul ve etken (malum) formunun, müşriklerin kendi yaratılışları hakkındaki acziyetleri ortaya konduktan sonra, evrenin yaratılışı konusunda onlara yöneltilen çok daha büyük ve sarsıcı bir retorik soruyu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının müşrik aklına yönelik ontolojik bir meydan okuma olduğunu; kendi varlıklarını açıklayamayanların, göklerin ve yerin o muazzam nizamını yaratmış olamayacaklarını aklın zorunlu ilkeleriyle yüzlerine çarptığını anlambilimsel olarak değerlendirir.

        es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün temel anlamının yüksekte olmak, yücelik, yukarıya doğru yükselmek ve ululuk olduğunu; insanın başının üstünde yer alan ve yeryüzünü kuşatan fezaya da yüksekliğinden dolayı bu ismin verildiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "semâ" kelimesinin yeryüzünün mukabili olarak üstte bulunan her şeyi nitelediğini; çoğul formunun (semâvât) ise fiziksel ve kozmolojik anlamda evrenin o çok katmanlı, uçsuz bucaksız ve ihtişamlı yapısını ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak ve köklü kozmolojik terminolojinin bir parçası olduğunu; Aramice ve Süryanicede "şemayyâ", İbranicede ise "şemayim" formlarıyla kullanıldığını, geç antik çağ Ortadoğu tasavvurunda evrenin üst katmanlarını ve ilahi kudretin tecelligahını niteleyen bu evrensel kavramın Kur'an sözlüğünde de aynı ihtişamla yer aldığını detaylandırır.

        ve'l-Arda (وَالْأَرْضَ)

        İbn Fâris, e-r-z kökünün temel manasının aşağıda olan, ağır, sabit ve ayak basılan zemin olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesini gökyüzünün (semâ) tam zıddı olarak insanın üzerinde yaşadığı, hayatını sürdürdüğü ve toprağı barındıran fiziksel mekan olarak tanımlar; önceki kelimeyle birlikte zikredilmesinin, insan idrakinin kavrayabileceği en uç iki noktayı (tüm evreni) kapsayan muazzam bir bütünlüğü temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, bu kelimenin de Sami dillerindeki ortak kökenine dikkat çekerek, İbranice "eretz" ve Aramice "ar'a" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini, "gökler ve yer" (semâvât ve arz) ikilemesinin Ortadoğu monoteist geleneğinde tüm yaratılışı (kozmosu) ifade eden en temel teolojik formül olduğunu kanıtlarıyla açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, gökler ve yer tamlamasının Kur'an semantiğinde ontolojik bir meydan okuma sahası olduğunu; evrenin bu iki ana parçasının varoluşunun, sahte ilahların ve inkarcıların acziyetini ispatlayan en büyük şahitler olarak muhatabın önüne konduğunu anlambilimsel bir düzlemde vurgular.

        Bel (بَلْ)

        İbn Fâris, bu edatın "idrab" (bir önceki sözden yüz çevirip yeni ve daha doğru bir hükme geçmek) işlevi gördüğünü; önceki durumu iptal edip asıl gerçeği ortaya koymak için kullanıldığını dil bilimsel olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "bel" kelimesinin burada inkarcıların kendi kendilerini veya evreni yaratmadıklarını çok iyi bildiklerini, meselenin akli bir yanılgı olmadığını vurgulayan ve doğrudan onların niyetlerini deşifre eden bir anlamsal kesinti ve geçiş sağladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın retorik gücüne dikkat çekerek; ilahi hitabın bu kelimeyle müşriklerin iddialarını tamamen çöpe attığını ve onların asıl varoluşsal hastalığının teşhisini cümlenin devamında koyduğunu ifade eder.

        Lâ Yûkınûn (لَا يُوقِنُونَ)

        İbn Fâris, y-k-n kökünün temel manasının bir bilginin kalpte hiçbir şüphe, tereddüt veya belirsizlik barındırmaksızın sabit ve sarsılmaz bir şekilde yerleşmesi olduğunu; şüphenin (şekk) tam zıddı olarak mutlak kesinlik bildirdiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" kavramını aklın ve kalbin ulaştığı en üst düzey bilgi ve inanç seviyesi olarak tanımlar; fiilin başındaki olumsuzluk edatıyla (lâ) birlikte kullanımının, müşriklerin Allah'ın yaratıcı olduğunu bilmelerine rağmen, bu bilgiyi kalplerinde "yakîn" (kesin bir inanç ve teslimiyet) seviyesine çıkarmadıklarını, kibirleri ve inatları yüzünden hakikati içselleştirmekten kaçındıklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın epistemoloji ve inanç semantiğindeki ağırlığını derinlemesine analiz eder; buradaki sorunun bilgi eksikliği değil, epistemolojik bir dürüstlük ve ontolojik bir teslimiyet eksikliği olduğunu, müşriklerin yüzeysel bir Allah inancına sahip olsalar bile eskatolojik gerçekliğe ve vahyin bağlayıcılığına dair o "sarsılmaz içsel kesinliğe" (yakîn) sahip olmadıkları için inkarı seçtiklerini inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, y-k-n kökünün bu ayetteki bağlamının, inkarcı aklın hastalığını ifşa ettiğini; göklerin ve yerin yaratılışı gibi devasa bir hakikat karşısında bile onların "yakîn" (kesin bilgiye dayalı iman) üretmemelerinin, meselenin delil yetersizliği değil, tamamen psikolojik bir inat ve körlük olduğunu anlambilimsel olarak detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X