Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 35. Ayet

    اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em ḣulikû min ġayri şey-in em humu-lḣâlikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Acaba onlar bir yaratıcı bulunmadan mı yaratıldılar, yoksa yaratıcı kendileri midir?”

      Müfessirlerin geneli bu âyete, onlar babasız mı yaratıldılar? mânasını verdiler. Ancak babasız yaratılmış olsalar, onların bu sözlerinde büyük bir fayda yoktur, ancak onlar bununla, yaratılışlarını ve neden yaratıldıklarını bilmediklerini kastediyorlar. Aksine onların babaları vardı, babaları onları yetiştirmiş ve kendilerinin yaratıcı değil yaratılmış olduğunu, onlara kendilerini vareden bir yaratıcının bulunduğunu öğretmişlerdi. Öyleyse böyle akılsızca nasıl konuşuyor ve onda ısrar ediyorlar? Bize göre Acaba onlar bir yaratıcı bulunmadan mı yaratıldılar? İlâhî kelâmı, iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar amaçsız yaratılmadıklarını biliyorlar, çünkü gayesiz, anlamsız ve hikmetsiz olarak yaratılsalardı, abes olarak ve boş yere yaratılmış olurlardı. Ama onlar oyun olsun diye ve boş yere yaratılmadıklarını kendileri de biliyorlardı. İkincisi, şöyle denilir: Onlar, ister herhangi bir şey olmadan yaratılsınlar, ister topraktan ve sudan yaratılmış olsunlar, ne ile yaratıldılarsa yaratılsın, onları yaratanın kudreti kendi zatından dolayıdır, bunu başkasından elde etmiş değildir, dolayısıyla hiçbir şeyin Onu aciz bırakması da mümkün değildir. Yoksa yaratıcı kendileri midir? Yani onlar yaratıcı değildirler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Em (أَمْ)

        İbn Fâris, bu edatın temel olarak bir durumdan diğerine geçiş yapmak (idrab) veya muhatabı iki seçenek arasında bırakmak amacıyla kullanıldığını dil bilimsel kurallarla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada "yoksa" manasıyla, müşriklerin bir önceki ayette reddedilen iddialarından daha köklü ve sarsıcı varoluşsal bir soruya geçişi sağladığını, muhatabı akli bir açmaza sürükleyen anlambilimsel bir köprü işlevi gördüğünü belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu surenin retorik örgüsünde peş peşe gelen "em" edatlarının, inkarcı aklı köşeye sıkıştıran, kaçış yollarını kapatan ve onları kendi ontolojik temelsizlikleriyle yüzleştiren ardışık bir istifham-ı inkârî (kınama ve reddetme sorusu) zinciri oluşturduğunu ifade eder.

        Hulikû (خُلِقُوا)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün temel manasının bir şeyi belli bir ölçüye, dengeye ve plana göre takdir etmek, önceden bir örneği olmaksızın icat etmek, pürüzsüz ve sağlam hale getirmek olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini bir şeyi yoktan, belirli bir gaye ve hikmet doğrultusunda varlık sahnesine çıkarmak olarak tanımlar; fiilin meçhul (edilgen) formda kullanılmasının, insanın kendi varlığının faili olmadığı gerçeğini yüzüne çarptığını, onların zorunlu olarak bir yaratıcının (hâlık) eseri olduklarını ontolojik bir kesinlikle vurguladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde yaratıcı ile yaratılan arasındaki mutlak ontolojik hiyerarşiyi ve sınırı çizen en temel kavram olduğunu analiz eder; meçhul yapının, insanın kendi varoluşsal kökenine dair o derin bağımlılığı (Allah'a muhtaçlığı) ve materyalist kibrin çöküşünü simgelediğini derinlemesine inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin bu edilgen kipinin, muhatabın iradesini ve gücünü sıfırlayarak, onları kendi yaratılış anlarındaki mutlak acziyetleriyle yüzleştiren anlambilimsel bir sarsıntı meydana getirdiğini detaylandırır.

        Min ğayri (مِنْ غَيْرِ)

        İbn Fâris, ğ-y-r kökünün temel anlamının bir şeyin diğerinden farklı olması, değişmesi, başkalık ve zıtlık olduğunu belirtir; "min" edatıyla birleştiğinde bir durumun veya nesnenin yokluğunu, onsuzluğu ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ğayr" kelimesinin bir şeyin nefyi (olumsuzlanması) olarak kullanıldığını; bu bağlamda "hiçbir sebep veya fail olmaksızın" manasına gelerek, evrenin ve insanın tesadüfi, nedensiz veya absürt bir şekilde kendiliğinden ortaya çıktığı şeklindeki materyalist varsayımı reddeden teolojik bir bariyer işlevi gördüğünü belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu olumsuzlama edatının kullanımının, insanın ortaya çıkışında "hiçliğin" veya "kör tesadüfün" bir var edici fail olamayacağını aklın zorunlu ilkeleri (nedensellik) üzerinden muhataba kavratan mantıksal bir ihtar olduğunu ifade eder.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün temel manasının var olan, irade edilen, kastedilen ve mevcudiyet sahnesine çıkan her türlü nesne veya durum olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kavramını hakkında bilgi sahibi olunabilen ve varlığı tasdik edilebilen unsur olarak tanımlar; önceki "min ğayri" (olmaksızın) ifadesiyle birleşerek, insanın mutlak bir "hiçlikten", hiçbir yaratıcı irade veya ontolojik sebep bulunmadan var olduğu hezeyanını çürüten anlambilimsel bir zemin oluşturduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "şey" kelimesinin varlığın en geniş ve temel ontolojik kategorisi olduğunu analiz eder; insanın kendi mevcudiyetini dayandıracağı ilahi bir "şey" (yaratıcı kudret) olmadan, anlamsız bir hiçlikten fırlatılıverdiği iddiasının felsefi ve akli iflasını bu kavram üzerinden derinlemesine inceler.

        Humul-hâlikûn (هُمُ الْخَالِقُونَ)

        İbn Fâris, h-l-k kökünden türeyen bu ism-i fail çoğul formunun, kendi gücü ve ölçüsüyle bir şeyi var edenleri nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi başındaki "hum" (onlar) zamiriyle birlikte ele alarak, "Yoksa yaratıcıların ta kendileri onlar mıdır?" şeklindeki bu retorik sorunun, insanın acziyetini en uç noktada sergilediğini; madem tesadüfen olmadılar, o halde kendi kendilerini mi yarattılar şeklindeki imkansız seçeneği sunarak kibirli aklı çökerttiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin bu formunun teolojik bir ironi taşıdığını; müşriklerin kendi hayatları üzerinde mutlak egemenlik iddia eden cahiliye ahlakına (müstağnilik) karşı, onların kendi ontolojik başlangıçlarına bile hükmedemedikleri gerçeğini yüzlerine çarpan sarsıcı bir semantik uyarı olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu isimlendirmenin, müşrik aklının tutarsızlığına vurulan nihai mantıksal darbe olduğunu; insanın ne hiçlikten gelebileceği ne de kendi kendini yaratabileceği gerçeğinin, muhatabı mutlak ve tek bir yaratıcıyı (Allah'ı) kabule mecbur bırakan anlambilimsel bir şok etkisi yarattığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X