Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 34. Ayet

    فَلْيَأْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ٓ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felye/tû bihadîśin miślihi in kânû sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler.”

      Eğer onlar Muhammed aleyhisselâm Allah’a iftira etmektedir iddialarında doğru söylüyorlarsa, Muhammed’in getirdiği sözün bir benzerini onlar da getirsinler. Buradaki getirsinler sözü zâhirde emir ise de hakikatte emir değildir, çünkü Cenâb-ı Hakkın kendisine böyle bir yalanı ve iftirayı yapmalarını onlara emretmiş olması imkânsızdır. Bu âyet iki şekilde açıklanır. Birincisi, onların, Kur'ân'ın benzerini yapmaktan aciz oldukları mânasına gelir. İkincisi, Resûlullahın (s.a.) Allah adına uydurduğu ve O na iftira ettiğine dair sözlerinden dolayı onları kınamak ve azarlamak mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Felye'tû (فَلْيَأْتُوا)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün temel manasının gelmek, getirmek, bir şeyi meydana çıkarmak, yapmak ve sunmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eylemini bir şeyi kolaylıkla ve kasten getirmek olarak tanımlar; ayetteki emir lamı (li) ile kurulan bu yapının muhataptan gerçek bir beklenti veya talep içermediğini, aksine onları aciz bırakmayı (ta'ciz) ve iddialarının geçersizliğini ispatlamayı hedefleyen retorik bir meydan okuma buyruğu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiil formunun müşriklerin iftiralarına karşı ilahi vahyin sarsılmaz gücünü sergileyen ontolojik bir rest olduğunu; "madem bu kelamın beşer uydurması olduğunu söylüyorsunuz, o halde gücünüz yetiyorsa siz de aynısını getirin" şeklindeki bu meydan okumanın, onların varoluşsal acziyetini yüzlerine vurduğunu anlambilimsel olarak değerlendirir.

        Bihadîsin (بِحَدِيثٍ)

        İbn Fâris, h-d-s kökünün temel anlamının sonradan olmak, yeni ortaya çıkmak ve aynı zamanda haber vermek, söz söylemek, anlatı (hikaye) oluşturmak olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "hadîs" kavramını insanın sözlü olarak aktardığı her türlü haber, kelam ve metin olarak tanımlar; Kur'an'ın kendi edebi dokusuna eşdeğer bir üretim beklentisi bağlamında bu kelimeyi kullanarak, müşriklerin çok güvendikleri edebi ve hitabet yeteneklerine doğrudan bir atıfta bulunduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki "ilahi kelam" ile "beşeri söz" (hadîs) arasındaki ontolojik farkı vurguladığını analiz eder; müşriklere yöneltilen meydan okumanın, sıradan kelimelerin yanyana dizilmesi üzerinden değil, Kur'an'ın barındırdığı o varoluşsal, ahlaki ve teolojik derinliği taşıyan bir "anlatı" üzerinden yapıldığını derinlemesine inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamını inceleyerek, cahiliye döneminin sözlü kültür ustalarına ve şairlerine, en iddialı oldukları alan olan "söz" üzerinden meydan okunmasının yarattığı o sarsıcı psikolojik çöküntüyü semantik bir dille ifade eder.

        Mislihi (مِثْلِهِ)

        İbn Fâris, m-s-l kökünün temel manasının iki nesne veya durum arasındaki benzerlik, denklik, eşdeğerlilik ve bir şeyin kopyası olduğunu dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "misl" kelimesini mahiyet, nitelik ve değer bakımından tam bir eşitlik hali olarak tanımlar; ayetteki aitlik zamiriyle (onun misli) birlikte, getirilecek sözün hem edebi mucize (belagat/fesahat) hem de içerdiği hakikat, adalet ve hidayet gücü bakımından Kur'an'a tam denk olması gerektiği şartını koştuğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Süryanice "meslâ", İbranice "maşal") ortak kullanımına dikkat çekerek, bu kavramın geç antik çağda sadece fiziksel bir dış görünüş benzerliğini değil, derin bir sembolik, yapısal ve anlamsal eşdeğerliliği ifade ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu mutlak denklik şartının, insan aklının ve yeteneklerinin sınırlarını çizen teolojik bir bariyer işlevi gördüğünü; muhatabın ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ilahi kelamın içeriksel ve biçimsel kusursuzluğuna asla bir "misil" (denk) üretemeyeceğinin anlambilimsel ilanı olduğunu vurgular.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün temel anlamının gerçeğe uygun olmak, yalanın (kizb) zıddı olarak sözün eyleme ve hakikate tam mutabakat sağlaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını kişinin inancının, sözünün ve niyetinin birbiriyle çelişmemesi, gerçeği olduğu gibi yansıtması olarak tanımlar; ayetteki ism-i fail formunun, müşriklerin kendi iddialarında (Kur'an peygamber uydurmasıdır söyleminde) dürüst olduklarını kanıtlamaları için şart koşulduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ahlak ve inanç semantiğindeki merkezi konumunu analiz eder; sıdk kavramının sadece basit bir söz doğruluğu değil, ontolojik bir gerçeklik ve varoluşsal dürüstlük olduğunu, ayetteki şart cümlesinin ("in kânû/eğer iseler") müşriklerin iç dünyalarındaki o büyük ikiyüzlülüğü ifşa ettiğini, onların aslında kendi yalanlarına kendilerinin de inanmadığını derinlemesine inceler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu vurucu ifadenin, meydan okumanın sadece estetik veya edebi bir yarışma olmadığını, meselenin kökeninde ahlaki bir dürüstlük (sıdk) ve hakikati kabul etme erdemi yattığını gösteren muazzam bir anlambilimsel final yaptığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X