اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۚ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tur suresi 33. ayet, akıl, tur suresi, bekleyiş, azgınlık, tur 33, iman etmeme, uydurma iftirası, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
"Onu kendisi uydurmuştur, diyorlar öyle mi? Hayır, hayır; inanmak istemiyorlar.”
Yani onu senin uydurmadığını onlar da biliyorlar, fakat Allah'ın âyetlerini inkâr etmek için onu senin uydurduğunu söylüyorlar. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Aslında onlar seni inkâr etmiyorlar; fakat o zâlimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar”. Cenâb-ı Hak bu âyette buyuruyor ki: Aslında onlar sana yalancı demiyorlar, seni yalancı olmakla itham etmiyorlar, fakat Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve onların asılsız olduğuna inanıyorlar. Buna göre buradaki uydurmuştur sözü, onu senin uydurmadığını biliyorlar, fakat âyetleri reddetmek ve inkâr etmek gerektiğine inanıyorlar, bu yüzden sana uydurmuştur diyorlar mânasına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Em (أَمْ)
İbn Fâris, bu edatın temel olarak bir konudan diğerine geçiş yapmak (idrab) veya iki durum arasında muhayyerlik bırakmak için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada müşriklerin önceki tutarsız iddialarını bir kenara bırakıp, Kur'an'ın kaynağına dair ortaya attıkları en ağır iftiraya —onun peygamber tarafından uydurulduğu iddiasına— geçiş yaptığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kullanımın, inkarcıların sığındıkları tüm mazeretlerin teker teker deşifre edildiği retorik bir sorgulama zincirinin halkası olduğunu, muhatabı mantıksal bir imkansızlığa sürükleyerek susturmayı amaçladığını anlambilimsel olarak değerlendirir.
Yekûlûne (يَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün temel manasının ağızdan çıkan söz ve bir düşünceyi lafızlara dökerek ifade etmek olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını zihinsel bir tasavvurun dış dünyaya beyan edilmesi olarak tanımlar; fiilin geniş zaman ve çoğul formuyla kullanımı, müşriklerin bu iddiayı sadece bir kez dile getirmediklerini, aksine bunu sistemli bir karalama kampanyası ve ortak bir söylem haline getirdiklerini nitelediğini belirtir.
Tekavvelehu (تَقَوَّلَهُ)
İbn Fâris, k-v-l kökünden türeyen ve "tefe'ul" babına aktarılan bu fiilin, bir sözü aslı olmadığı halde uydurmak, zoraki bir çabayla birine isnat etmek veya yalan yere bir sözü kendine mal etmek anlamlarına geldiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekavvül" eylemini bir sözü kasten, büyük bir çaba ve yapmacıklıkla (tekellüf) uydurmak olarak tanımlar; ayetteki kullanımının, müşriklerin Kur'an'ın ilahi bir vahiy olmadığını, aksine Hz. Muhammed'in onu kendi zihninden uydurup Allah'a nispet ettiğini iddia ettiklerini vurguladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde "sıdk" (doğruluk) ve "vahy" kavramlarının tam zıddı olan "insan yapımı yalan" kategorisini temsil ettiğini analiz eder; bu kelimenin seçilmesinin sebebinin, Kur'an'ın edebi ve teolojik üstünlüğünü insanüstü bulan müşriklerin, bu mucizeyi peygamberin şahsi bir becerisi (fakat sahtekarlığı) olarak niteleme çabası olduğunu derinlemesine inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, k-v-l kökünün bu özel formunun (tekavvül), içinde barındırdığı "yapmacıklık ve zorlama" vurgusuyla aslında peygamberin karakterine tamamen zıt bir eylemi nitelediğini, bu iftiranın bizzat kendi içinde ontolojik bir tutarsızlık taşıdığını ifade eder.
Bel (بَلْ)
İbn Fâris, bu edatın bir önceki sözü iptal etmek ve asıl gerçeği ortaya koymak (idrab-ı ibtali) amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bel" kelimesinin burada "Hayır, iş onların dediği gibi değil!" anlamıyla önceki iftirayı kesin olarak reddettiğini ve asıl meselenin (inkarın kökeninin) ne olduğunu açıklayan bir anlamsal dönüm noktası oluşturduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın kullanılmasının, müşriklerin iddialarının ciddiye alınacak bir bilgiye dayanmadığını, sadece inatçı bir reddedişin ürünü olduğunu vurgulayan anlambilimsel bir işlev gördüğünü belirtir.
Lâ Yu'minûn (لَا يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün temel manasının korku ve endişeden uzaklaşarak sarsılmaz bir güvene ve huzura (emniyet) ermek olduğunu; "iman" kelimesinin de bir hakikati kalben onaylayarak ona teslim olmayı ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını ilahi mesajı tasdik etmek ve ona güvenmek olarak tanımlar; ayetin sonundaki bu olumsuz ifadenin, müşriklerin Kur'an'ın kaynağı hakkında şüpheleri olduğu için değil, aksine kalplerindeki inat ve kibir sebebiyle "inanmak istemediklerini" ortaya koyduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki "küfür" (inkar) ile olan varoluşsal çatışmasını analiz eder; buradaki asıl sorunun Kur'an'ın edebi kaynağı (epistemoloji) değil, müşriklerin hakikate karşı kapalı olan iradeleri (aksiyoloji) olduğunu, onların inanmamayı bir tercih haline getirdiklerini derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cümlenin bu şekilde bitmesinin, müşriklerin tüm iddialarının (şair, mecnun, uydurma) aslında inkar etmek için uydurulmuş kılıflar olduğunu, meselenin özünün ise "iman etmeme" inadı olduğunu anlambilimsel bir netlikle muhataba sunduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla