اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: akıl, tur 32, tur suresi, bekleyiş, tur suresi 32. ayet, azgınlık, iman etmeme, uydurma iftirası, kavim, topluluk, halk, emir, buyruk
-
"Bunu onlara akılları mı emrediyor yoksa onlar azmış bir topluluk mudur?”
Bunu onlara akılları mı emrediyor? Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan soru edatının, olumsuzu ifade edip soruya olumlu cevap vermek mânasına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik. Yani âyet-i kerîme, bunu onlara akılları emretmiyor yahut bunu emredende akıl yoktur demektir. İkincisi, âyet, onlar akıllarını beyinsizce kullanmaktadırlar, yani hangi akıl putlara tapmayı emreder de Allaha kulluktan engeller, mânasına gelir. Yani akıl bunu emretmez. Yoksa onlar azmış bir topluluk mu? Yani bu konuda onlar haddi aşmışlardır. “Tuğyân” (طغيان) kelimesi, düşmanlıkta haddi aşmak demektir.
Yorumu Yorumla
-
Em (أَمْ)
İbn Fâris, bu edatın temel olarak iki şeyi birbirinden ayırmak, bir seçenek sunmak veya bir düşünceden tamamen farklı başka bir düşünceye geçiş yapmak amacıyla kullanıldığını dil bilimsel kurallarla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada "münkati'a" (kesintili/geçişli) işlevi gördüğünü, yani önceki iftiralardan (şair, mecnun, kahin) vazgeçip muhatabın zihinsel durumunu sorgulayan yeni bir aşamaya geçişi ifade ettiğini, "yoksa... mi?" anlamıyla anlamsal bir makas değişimi sağladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu surenin kurgusunda peş peşe gelen "em" edatlarının güçlü bir retorik örgü oluşturduğunu; inkarcıların sığındığı tüm bahaneleri teker teker çürüten, muhatabı mantıksal bir köşeye sıkıştıran ve kaçış yollarını kapatan ardışık bir teolojik sorgulama ve meydan okuma tekniği olduğunu anlambilimsel olarak değerlendirir.
Te'muruhum (تَأْمُرُهُمْ)
İbn Fâris, e-m-r kökünün temel manasının birine bir işi yapmasını buyurmak, yönlendirmek ve hükmetmek olduğunu; bu eylemin yasaklamanın (nehiy) tam zıddı olarak otorite bildirdiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kavramını bir şeyi talep etmek ve dikte etmek olarak tanımlar; fiilin bu ayetteki kullanımının hakiki değil mecazi olduğunu, cansız veya soyut bir kavram olan "aklın" onlara bir komutan gibi emir vermesinin söz konusu olmadığını, ancak onların kendi akıllarının ürettiği kibrin adeta bir otoriteye dönüşerek onlara yön verdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde genellikle ilahi otoritenin mutlak buyruğu (Allah'ın emri) için kullanıldığını; ancak bu ayette muazzam bir ironiyle, müşriklerin ilahi emri reddedip kendi yozlaşmış akıllarını (veya rüyalarını) "emir verici" mutlak bir merci konumuna yükselttiklerini derinlemesine analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fiil formunu edebi bir boyutta inceleyerek, aklın kişiselleştirilmesinin (teşhis) muhatapların nasıl bir zihinsel tutsaklık yaşadıklarını, özgür iradelerini kendi içlerindeki kibre nasıl teslim ettiklerini semantik bir tezatla gözler önüne serdiğini vurgular.
Ahlâmuhum (أَحْلَامُهُمْ)
İbn Fâris, h-l-m kökünün temel anlamının sabır, tahammül, olgunluk ve aklın taşkınlıklardan korunması olduğunu; aynı kökten gelen "hulm" kelimesinin ise uykuda görülen rüya manası taşıdığını dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi öfke ve cehaletin zıddı olan sükûnet ve aklî olgunluk (hilm) olarak tanımlar; müşriklerin kendi toplumlarında "ahlâm sahibi" (akil adamlar) olarak övünmelerine rağmen, ayetteki bu kelimenin derin bir alay ve teolojik bir ironi taşıdığını, "o çok güvendiğiniz olgun aklınız size bu kadar tutarsız iftiraları mı emrediyor?" şeklinde akli bir çelişkiye işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "hilm" kavramının cahiliye dönemi ahlak semantiğindeki merkezi rolünü analiz eder; kabile toplumunda en yüce erdem olan, aklı başında, ağırbaşlı ve hikmetli olmayı niteleyen bu kavramın Kur'an tarafından tersyüz edildiğini, vahye direnen bir "hilm"in aslında ontolojik bir körlükten ve cehaletten başka bir şey olmadığını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, h-l-m kökünün hem "akıl" hem de "rüya/hayal" anlamı taşımasından hareketle, Kur'an'ın bu çok anlamlılığı (tevriye) kullanarak muazzam bir anlambilimsel derinlik oluşturduğunu; inkarcıların sözde akıllarının aslında onları gerçeğe değil, asılsız kuruntulara ve gündüz düşlerine (rüyalara) sürüklediğini ifade eder.
Bihâzâ (بِهَذَا)
İbn Fâris, h-z-e (veya h-z-y) kökünden türeyen ve yakınlık bildiren bu işaret isminin, gözle görülen veya zihnen çok yakında olan bir durumu işaret etmek için kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, başındaki "bâ" harf-i ceriyle birlikte bu işaretin, müşriklerin az önce peş peşe sıraladıkları o çelişkili ve mantıksız iftiralara (mecnun, şair, kahin) doğrudan gönderme yaptığını, aklın bu denli tutarsız iddiaları aynı anda nasıl üretebileceğinin sorgulandığını belirtir.
Kavmun (قَوْمٌ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün temel manasının ayağa kalkmak, dikilmek, sabit durmak ve destek olmak olduğunu; "kavm" kelimesinin aslen zor zamanlarda birlikte ayağa kalkan, savaşan veya aynı soydan/inançtan dolayı birbirine kenetlenen insan topluluklarını nitelediğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi belirli bir gaye etrafında toplanmış, aralarında bağ bulunan erkekler veya genel olarak topluluk olarak tanımlar; ayetteki belirsiz (nekra) kullanımının, onların bireysel hatalardan ziyade, inkarı ve taşkınlığı kolektif bir kimlik haline getirmiş sıradan bir güruh olduklarını ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Sabaik "k-v-m", Süryanice "kuyâmâ") ortak etimolojik yapısına dikkat çekerek, bu kadim terimin Kur'an'da sosyolojik bir birimi ifade etmenin ötesinde, inanç temelinde ayrışan veya birleşen teolojik bir zümreyi niteleyen özgün bir kavrama evrildiğini detaylandırır.
Tâğûn (طَاغُونَ)
İbn Fâris, t-ğ-y kökünün temel anlamının haddi aşmak, sınırı geçmek, taşmak ve azmak olduğunu; suyun yatağından taşarak etrafı yıkması eylemine de bu kökten dolayı "tuğyân" denildiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "tuğyân" kavramını hak, hukuk ve inanç sınırlarını kasten ihlal etmek, ilahi ölçüyü tanımayarak kibirlenmek olarak tanımlar; kelimenin bu çoğul ism-i fail yapısının, müşriklerin peygambere yönelttikleri iftiraların akli bir yanılgıdan veya masum bir şüpheden değil, tamamen ahlaki bir çöküşten, kasten sınır tanımamazlıktan ve ontolojik bir azgınlıktan kaynaklandığını belirttiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde "küfür" kavramının en saldırgan ve had bilmez formunu temsil ettiğini analiz eder; insanın kendini yaratıcıdan bağımsız ve kendine yeterli (müstağni) sanmasıyla başlayan psikolojik sürecin, ilahi otoriteye karşı aktif bir isyana ve her türlü ontolojik sınırı yıkan bir "tuğyân" (taşkınlık) haline dönüştüğünü derinlemesine inceler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu isimlendirmenin cümlenin başındaki "akıl/hilm" sorgulamasına verilmiş nihai bir cevap olduğunu; meselenin epistemolojik (bilgi eksikliği) değil, tamamen ahlaki ve eylemsel bir "taşkınlık" olduğunu anlambilimsel bir düzlemde ortaya koyduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla