قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: iman etmeme, uydurma iftirası, tur 31, tur suresi 31. ayet, akıl, tur suresi, bekleyiş, azgınlık
-
"De ki: Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte beklemekteyim!”
Yani sözünü ettiğiniz o olayları bekleyin, ben de onun sizin hepinizin ya da çoğunuzun başına gelmesini bekliyorum. Resûlullah (s.a.) için, ‘O bir şairdir; zamanın sillesini yiyeceği günü bekliyoruz’ diyenler, Resûlullahın (s.a.) vefatından önce helâk edildiler, Hz. Peygamber’in başına geleceğini zannettikleri helak kendi başlarına geldi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün temel manasının ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi veya durumu sesli olarak lafızlara dökmek ve konuşmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını aklın ve zihnin ürettiği manaların ifade edilmesi olarak tanımlar; fiilin bu ayetteki emir (buyruk) formunun, peygamberin kendi şahsi fikrini değil, doğrudan doğruya ilahi otoritenin mutlak ve sarsılmaz beyanını muhataplara iletmekle görevlendirildiğini gösterdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kul" (de ki) emrinin teolojik işlevini analiz eder; bu kelimenin müşriklerin asılsız iddialarına, iftiralarına ve şüphelerine karşı tartışmayı kesip atan, ilahi hakikati tartışmasız bir kesinlikle ortaya koyan ontolojik bir müdahale ve vahyin tartışılmazlığını simgeleyen bir sınır çizgisi olduğunu derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamının psikolojik bir boyutu olduğuna dikkat çeker; müşriklerin peygamberin ölümünü bekleyen o sinsi ve alaycı tavırlarına karşı, peygamberin ilahi bir özgüvenle ve dimdik bir duruşla cevap vermesini sağlayan, tebliğcinin manevi gücünü pekiştiren anlambilimsel bir destek unsuru olduğunu ifade eder.
Terabbesû (تَرَبَّصُوا)
İbn Fâris, r-b-s kökünün temel anlamının bir şeyi beklemek, fırsat kollamak, birinin başına bir musibet gelmesini gözlemek ve pusuya yatmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "terabbus" eylemini birine bir kötülük ulaşmasını veya zamanın onun aleyhine dönmesini sabırla ve sinsice beklemek olarak tanımlar; ayetteki emir kipinin gerçek bir talep veya yönlendirme değil, "tehdit, meydan okuma ve aciz bırakma" (ta'ciz) amacı taşıyan retorik bir kullanım olduğunu, inkarcılara "elinizden geleni ardınıza koymayın, bekleyin görelim" şeklinde ilahi bir rest çekildiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik yapısındaki ağırlığı ve "tefa'ul" babının getirdiği vurguyu inceleyerek; müşriklerin içlerindeki kinle peygamberin ölümünü beklemelerine karşılık, bu emir kipiyle onlara adeta teolojik bir tokat atıldığını, "bekleme" eyleminin onların elinden alınarak onlara karşı kullanılan psikolojik bir silaha dönüştürüldüğünü edebi ve semantik bir dille vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin içerdiği bu meydan okumanın ontolojik bir temeli olduğunu; inkarcıların salt biyolojik bir ölümü ve dünyevi bir sonu beklemelerine karşılık, ilahi iradenin kendi mutlak planını işlettiğini ve bu emrin fani olanın baki olana karşı giriştiği beyhude savaşı anlambilimsel olarak resmettiğini detaylandırır.
Feinnî (فَإِنِّي)
İbn Fâris, başa gelen "fe" bağlacının bir nedensellik ve takip bildirdiğini, "inne" edatının ise şüpheyi ortadan kaldıran mutlak bir pekiştirme (tahkik) ve kesinlik ifade ettiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının cümlenin devamındaki hükmün hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde gerçekleşeceğini, "fe" harfinin de bu durumun müşriklerin bekleyişinin zorunlu bir sonucu olduğunu gösterdiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatların oluşturduğu bu anlambilimsel kesinliğin, peygamberin kendi davasına ve ilahi vaade olan sarsılmaz imanını, muhatapların şüpheci ve alaycı bekleyişine karşı mutlak bir teolojik özgüvenle dikilişini sembolize ettiğini ifade eder.
Me'akum (مَعَكُمْ)
İbn Fâris, "me'a" edatının temel manasının iki veya daha fazla şeyin zaman, mekân veya durum açısından bir arada bulunması, beraberlik ve iştirak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel bir yan yanalığı ifade edebileceği gibi, niyet, gaye veya statü açısından bir ortaklığı da niteleyebileceğini; ayetteki bağlamında peygamberin müşriklerle aynı inancı veya niyeti paylaşmasını değil, "bekleme" eyleminin zaman ve zeminini paylaştığını, ontolojik bir yüzleşme anında onlarla aynı zaman diliminde sonucu göreceğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu kullanımının muazzam bir psikolojik eşitlenme sağladığını; müşriklerin kendilerini üstün görerek peygamberin helakini tepeden beklemelerine karşılık, bu ifadeyle peygamberin de onlarla aynı sahada, fakat ilahi destekle çok daha güçlü bir konumda onların helakini beklediğini gösteren anlambilimsel bir hamle olduğunu vurgular.
Mine'l-muterabbisîn (مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ)
İbn Fâris, r-b-s kökünden türeyen ism-i fail çoğul formundaki bu kelimenin, bir durumu dikkatle gözleyen, fırsat kollayan ve sonucun ortaya çıkmasını bekleyen kimseleri nitelediğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "muterabbis" kelimesini edilgen bir şekilde duran değil, aktif, bilinçli ve neyi beklediğinin farkında olan kişi olarak tanımlar; önceki ayetteki fiil formuyla (terabbesû) bu ism-i fail formunun aynı cümlede buluşmasının, eylemin gerçekliğini pekiştirdiğini ve iki tarafın da zıt gayelerle aynı "bekleyiş" düzleminde kilitlendiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki teolojik eksen kaymasını derinlemesine analiz eder; müşriklerin bekleyişi (terabbus) peygamberin biyolojik ölümüne, dünyevi bir kazaya ve davanın yok oluşuna dair materyalist ve kör bir zaman (dehr) inancına dayanırken; peygamberin o bekleyenler arasında (mine'l-muterabbisîn) yer alması, ilahi adaletin tecellisini, hakikatin zaferini ve müşriklerin uhrevi çöküşünü bekleyen mutlak ve şuurlu bir iman duruşunu temsil eder, böylece aynı kelime iki zıt ontolojik evreni tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, r-b-s kökünün ayet içindeki bu edebi tekrarının (reddü'l-acüz ale's-sadr benzeri bir ahenk ile), hak ile batıl arasındaki varoluşsal çatışmanın nihai sonucunun zamanın hakemliğine bırakıldığını; peygamberin bu gruba dahil oluşunun bir korku veya pasiflik değil, mutlak ilahi vaadin gerçekleşeceğine dair duyulan sarsılmaz bir eskatolojik güvenin ilanı olduğunu anlambilimsel bir çerçevede detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla