اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: öğüt verme, ölüm beklentisi, şair iftirası, tur suresi, kahin olmama, tur 30, deli olmama, tur suresi 30. ayet
-
"Demek onlar, 'O bir şairdir; zamanın sillesini yiyeceği günü bekliyoruz' diyorlar öyle mi?”
Sonra onlar, Resûlullahın (s.a.) getirdiği delillere karşılık vermekten aciz kaldıklarında, Zamanın sillesini yiyeceği günü bekleyelim dediler. Yani yakında onlar bizim dinimize dönecekler dediler. Onlar, Resûlullahın (s.a.) ashabından zayıf olanlara şöyle diyorlardı: Yakında Muhammed ölecek ve iş bizim elimize geçecek, o zaman siz de bize döneceksiniz. İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyette geçen “raybe’l-menûn” (رَيْبَ الْمَنُونِ) ifadesi, yani zamanın hâdiseleri, acıları ve musibetleri demektir. Menûn, dehr, zaman anlamına gelir. Ebû Avsece bu ifadeye, başa gelmesi temenni edilen ve şüphelenilen olaylar diye mâna verdi.
Yorumu Yorumla
-
Em (أَمْ)
İbn Fâris, bu edatın temel olarak iki şeyi birbirinden ayırmak, bir seçenek sunmak veya bir konudan başka bir konuya geçiş yapmak amacıyla kullanıldığını dil bilimsel kurallarla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada önceki durumdan veya sorudan yüz çevirip yeni bir iddiaya geçişi (idrab) ifade ettiğini; müşriklerin peygamber hakkındaki kâhin ve mecnun iftiralarından vazgeçip şimdi de başka bir bahaneye, "şair" suçlamasına saptıklarını gösteren anlambilimsel bir geçiş köprüsü olduğunu belirtir.
Yekûlûne (يَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün temel manasının ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi lafızlara dökmek ve konuşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını aklın ürettiği manaların sese dönüşmesi olarak tanımlar; fiilin geniş zaman ve çoğul formuyla kullanımının, müşriklerin bu iftirayı kapalı kapılar ardında bir kez değil, sürekli, örgütlü ve yaygın bir propaganda diliyle dolaşıma soktuklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde hakikati örtbas etmek için üretilen bilinçli ve kolektif bir karşı söylem mekanizmasını nitelediğini analiz eder.
Şâirun (شَاعِرٌ)
İbn Fâris, ş-a-r kökünün temel anlamının bir şeyi ince bir şekilde bilmek, derinden kavramak ve hissetmek (şuur) olduğunu; şiir yazan kişiye de olayların arkasındaki gizli manaları veya kelimelerin ahengini hissettiği için bu ismin verildiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi sözü ritim ve vezinle söyleyen, yalanı veya hayali süsleyerek sunan kişi olarak tanımlar; müşriklerin bu sıfatı seçmesinin sebebinin, Kur'an'ın edebi ihtişamını kabul etmek zorunda kalıp, onu ilahi bir vahiyden ziyade üstün bir insan yeteneğine veya hissi bir taşkınlığa indirgeme çabası olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arap toplumundaki köklü geçmişini inceleyerek, İslam öncesi (Cahiliye) dönemde "şair"in sadece bir edebiyatçı değil, aynı zamanda cinlerle irtibat kuran, gaipten ilham alan mistik ve doğaüstü bir figür olarak algılandığını, Kur'an'ın bu kelimeyi ve taşıdığı o mitolojik bagajı peygamberden kesin bir dille uzaklaştırdığını kanıtlarıyla detaylandırır. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi şair tasavvurunu derinlemesine analiz eder; şairin kabilenin sözcüsü, bilge kişisi ve görünmez güçlerin elçisi olarak görüldüğünü, müşriklerin "şair" etiketini kullanarak vahyi vahiy olmaktan çıkarıp, alışılmış, kültürel ve ilham perilerine dayanan dünyevi bir söz kategorisine hapsetmeye çalıştıklarını inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ş-a-r kökünden gelen bu isimlendirmenin, peygamberin tebliğ ettiği sarsıcı hakikatler karşısında çaresiz kalan ve epistemolojik bir kriz yaşayan müşrik aklının sığındığı bir "etiketleme" ve psikolojik savunma mekanizması olduğunu anlambilimsel olarak değerlendirir.
Neterabbesu (نَتَرَبَّصُ)
İbn Fâris, r-b-s kökünün temel anlamının bir şeyi beklemek, fırsat kollamak, birinin başına bir musibet gelmesini gözlemek ve pusuya yatmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "terabbus" eylemini birine bir kötülük ulaşmasını veya zamanın onun aleyhine dönmesini sabırla ve sinsice beklemek olarak tanımlar; fiilin bu formunun, inkarcıların peygambere doğrudan bir fikirle karşı koyamadıkları için, zamanın akışına sığınarak onun fiziki varlığının ortadan kalkmasını bekledikleri o aciz ve kindar psikolojiyi ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik ağırlığını ve "tefa'ul" babındaki zorlanma vurgusunu inceleyerek; müşriklerin içlerindeki öfkeyi bastırarak, peygamberin ölümünü veya helakini beklerken yaşadıkları o hastalıklı, gerilimli ve sinsi bekleyişin edebi bir ses tablosuyla muhataba aktarıldığını semantik açıdan vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin içerdiği fırsatçılık ve kin güdüsünün, inkarcıların hakikatle yüzleşmek yerine, hakikati getiren şahsın ölümüne bel bağlayan varoluşsal iflaslarını ve teolojik tükenişlerini anlambilimsel bir düzlemde ortaya koyduğunu detaylandırır.
Reybe (رَيْبَ)
İbn Fâris, r-y-b kökünün temel manasının şüphe, belirsizlik, kalbe sıkıntı veren şey ve insanın içini kemiren endişe olduğunu; zamanın getirdiği ve ne zaman vuracağı belli olmayan musibetlere de bu kökten dolayı atıf yapıldığını dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "reyb" kavramını nefse huzursuzluk veren şüphe ve zamanın getirdiği felaketler veya hastalıklar olarak tanımlar; ayetteki bağlamında kelimenin salt bir zihinsel şüpheyi değil, ansızın gelen ve insanın planlarını altüst eden ölümcül bir kazayı veya belayı nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki epistemolojik yerine dikkat çeker; "şüphe" manasındaki bu kelimenin İslam öncesi dönemdeki "zamanın felaketleri" inancıyla harmanlanarak kullanıldığını, müşriklerin peygamberin davasının doğruluğundan şüphe ettikleri gibi, onun hayatını sonlandıracak şüpheli (belirsiz) bir ölüm anını umutla beklediklerini derinlemesine analiz eder.
el-Menûn (الْمَنُونِ)
İbn Fâris, m-n-n kökünün temel anlamının bir şeyi kesmek, koparmak ve zayıflatmak olduğunu; insanın hayatını kestiği, emellerini kopardığı ve bedeni zayıflattığı için "ölüm" veya "zaman" kavramına bu ismin verildiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "menûn" kelimesini gücü eksilten, ömrü kesintiye uğratan ölüm veya zamanın yıpratıcı felaketleri olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini ve mitolojik altyapısını inceler; kelimenin Arapçada köklü olmakla birlikte, İslam öncesi dönemde tapınılan kader, ölüm ve zaman tanrıçası "Menât" ile etimolojik ve teolojik bir akrabalığı olduğunu, müşriklerin "reybe'l-menûn" ifadesiyle aslında kör bir kadere, zamanın yok edici gücüne inandıklarını, Kur'an'ın bu ifadenin boşluğunu ortaya koyduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye dönemi "dehr" (kör zaman/acımasız kader) konsepti içerisindeki yerini analiz eder; müşriklerin ölümü ilahi bir takdir olarak değil, salt biyolojik bir son, zamanın (menûn) insanın hayat bağını körü körüne kesişi olarak gördüklerini, bu sebeple peygamberi de tanrısal bir ceza değil, doğanın sıradan ve kör bir kazası olarak ölüme terk etmek istediklerini anlambilimsel olarak değerlendirir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tamlamanın (reybe'l-menûn) bütünüyle cahiliye Arap toplumunun kaderci ve materyalist dünya görüşünü yansıttığını; inkarcıların ahiret bilincinden yoksun oldukları için peygamberin getirdiği davanın onun bedensel ölümüyle (zamanın kesip atmasıyla) tamamen biteceğini sanma yanılgısını ifade ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla